Rüzgar çok sert.
Aralık, kasımın kulağına fısıldıyor.
Sobada küçük odunlar, boyundan buyük isler yapıyor.
Uyusam gecenin gönlü kalır.
Uyumasam gündüz bekler.
Belki de bütün bunlar yaşanmamıştır ve ben uyduruyorumdur... dustarlalari@gmail.com instagram : kerametlirobinson
Aralık, kasımın kulağına fısıldıyor.
Sobada küçük odunlar, boyundan buyük isler yapıyor.
Uyusam gecenin gönlü kalır.
Uyumasam gündüz bekler.
Yanmıştır orman.
Kuş, tilki ya da bir böcek.
Uğramaz artık insan,
Bıraktığı çöpü kokacak.
Acısı, hayalkırıklıkları ve ümitsizliği,
Soğuğundan üşüdüğü fırtına.
Yeşerecek yine kuru dallarından.
Onca yorgunluğun ve duygusal iniş çıkışların ardından güneşli bir Ege gününe uyanmak ne güzel. Aklımızdan acaba bisikletleri otobüse atıp Didim'e mi gitsek diye geçiriyoruz. Bir yandan da ne çabuk bir pes etme deyip kendimize yediremiyoruz. Didim'e 80 km var. Bir duş alıyorum ve terasa kahvaltıya çıkıyoruz. Önümüze ne gelirse yiyoruz. Ekmek, zeytin, domates, reçel, peynir, yağ. Bayat ekmek, sarelle, koladan sonra ziyafet oluyor. Odaya inip eşyaları topluyor ve bisiklete yüklüyoruz.
Yolda rahatlık ağır basıyor ve otobüs garına gidip otobüs bekliyoruz. Otobüsler geçer binersiniz diyorlar. 1.5 saat bekleyip saat 11'i gösterene kadar hiç bir otobüs bizi almıyor. Çare yok, pedallara basmaya devam. Hayat kendi bildiği gibi akıyor. Hemen dik bir yokuş. Yavaş yavaş yükseliyoruz. Otostopta yapmayı ihmal etmiyoruz kamyonlara. Nafile. İki ihtimal var. Ya sağa dönüp Dilek Yarımadası üzerinden kestirmeden (haritadan öyle gözüküyor) ya da Söke üzerinden Didim'e gidebiliriz. Sağa sapıp önce Davutlar'ı geçiyoruz. Köylüye Dilek Yarımadası Milli Parkı'ndan geçebilir miyiz diye soruyoruz. Komiserlerin bizi oradan bırakmayacağını, geçiş olmadığını söylüyorlar. Fakat biz yol ayrımından çok uzaktayız. Geri dönemeyiz. Söke'ye nasıl gidebiliriz diye soruyoruz bu sefer. Bize dağ yolunu gösteriyorlar. Tırmanmaya başlıyoruz yine. Yol asfalt ama araba geçmiyor. Ne suyumuz var ne yemeğimiz. Yolda da hiç bir şey yok. Aç ve susuz bir saat sonra bir köye varıyoruz. Camiye girip su içiyoruz. Çocuklar var etrafta. Bakkalı soruyoruz. Yok diyorlar. Fırın diyoruz. Ekmeği evde yaptıklarını söylüyorlar. Mecburen aç devam etmek zorundayız. Çocuklar Söke'ye gidemezsiniz çok uzak diyorlar. Çaremiz yok, yola devam ediyoruz. Bir saat sonra ise halimiz kalmıyor. Hiç bir araç geçmedi şu ana kadar. Yolun ortasına oturuyoruz. İstanbul'dan aldığım küçük bir kavanoz ballı cevizli karışımı yiyoruz. Uzaktan bir ses gelmeye başlıyor. Yaklaşınca bir kamyon olduğunu anlıyor, ayağa kalkıyor ve durduruyoruz. Adama yalvarıyoruz ve arkaya atlıyoruz. Yüzümüzde bir karış gülümseme !
Söke'de indiğimizde ilk gördüğümüz pide salonuna giriyoruz. Yarım saat oyalandıktan sonra Didim'e doğru yola koyuluyoruz. Önümüzde dümdüz Söke ovası. Rüzgar arkamızda. Bir 5 km de bir kamyon arkasında yol aldıktan sonra Didim tabelaları gözüktü. Vardığımızda güzel bir otele yerleştik ve ritüeli gerçekleştirdik.
Ertesi gün rota Güllük. Yaklaşık 100 km yolumuz var. Dağlık bir rota. Bol rampa ve iniş. Sabah erzak depoladığımız bakkal, gidemezsiniz diyor. Dünkü aç ve susuz kalmamızın etkisi ile bolca yükleniyoruz. Ne kadar yüklensek de su çok çabuk bitiyor. Rüzgar da karşı yönden esiyor. Bafa gölüne çıkmamız uzun sürüyor. Manzara harika. Göl kenarında yemek molası veriyoruz. Cebimdeki para ile ancak bir tabak, adını ilk kez duyduğum şakşukayı alıyorum. Oysa yılan balığını yemeyi çok isterdim. Bafa gölü o zamanlardan içimde kalıyor ve hayatımın geri kalanında bir çok kez gittiğim ve yılan balığı yediğim, özgürce dolaştığım benzersiz bir coğrafya olarak haritama işleniyor.
Yokuş yukarı giderken çektiğimiz eziyet, rampa aşağı yaklaşık 70 km'lik hızlarla zevke dönüşüyor. Yol üzerinde Çamiçi köyünde verdiğimiz molada kimseyi göremiyoruz. Tüm insanlar nerede? Rüzgardan pencereler ve kapılar bir korku filminde gibi çarpıyor. Köy çeşmesinden içtiğimiz su buz gibi.
Milas'a ulaşıp Spil dağına tırmanmaya başlıyoruz. Yolun başında Uğur bir tıra tutunuyor. Benim tutunmama izin vermiyor hain :). Ama intikamımı alıyorum. Arkadan gelen kamyonet bunu görüp, tutunmamı söylüyor. Tırı ve Uğur'u sollarken, kamyon şoförü ve ben gülmekten kırılıyoruz. Tepede el sallayıp bırakıyorum. Müthiş bir hızla, rüzgarın sesini dinleyerek iniyorum. Aşağı indiğimde Uğur'u 10 dakika bekliyorum. Güllük'e 18.00 civarı varıyoruz. Otel ararken otelin önündeki koca kaktüsün dikeni kalçama batıyor. Aman ne acı ! Ritüeli gerçekleştirmek için limana iniyoruz. Bir kadın iskelede bir kolunu denize doğru sallandırarak yatmış. Güneş ters açıdan gelip kadını karanlık bir gölgeye dönüştürmüş. Sanki bir denizkızı dinleniyor. Akşam iskender yiyip, ankesörlü telefondan evi arıyorum. Bambaşka bir enlemde bambaşka bir hayat yaşıyorum. Sanki dalgalar beni kıyımdan aldı ve açık denizlere sürükledi.
Son gün hedef Bodrum. Çok az yolumuz var. Eğlene eğlene gidiyoruz. İlk kez gün ortası deniz giriyoruz, Güvercinlik'te. Öğlen Bodrum'dayız. Bisikletleri kargoya veriyoruz. Toplam 500 km yol yapmışız. İçimizde kendimize bir güven. Başarmanın haklı gururu. Cesaretim kaybolduğunda hep dönüp baktığım çok sağlam bir kerteniz. Uğur ile dostluğumuzda sıkı bir bağ. Sezgilerime, ruhuma kulak vermenin doğruluğunun bir kanıtı...
Kendimize zor zar işçilerin kaldığı, küçük bir pansiyon buluyoruz. Sahibi şirin bir teyze. Yataklar pis, banyo kötü. Yiyecek bulmak için dışarı çıkıyoruz. Sokak arasında bir düğün var bitmek üzere. Bir bakkal buluyoruz. Bayat bir ekmek, sarelle ve kola olanlar. Uğur ile yarın eve dönme tartışması yapıyoruz. Yarın da deneyip olmazsa dönmek üzere karar veriyoruz. Yatağın pisliğine ve böcekle karşılaşmasına rağmen uyuyoruz.
Sabah kalktığımda çok iyi hissediyorum. Dünden kalan iyice bayatlamış ekmek, sarelle ve kola ile kahvaltı yapıyoruz. Teyzenin bize verdiği suyu da yanımıza alıp çıkıyoruz. Hedef Kuşadası, 88 km. Yollar gayet düz, ara sıra rampalar var. Su yolda çok problem oluyor. Normalde böyle bir aktivite yazın tam ortasında yapılmamalı ama bizim için uygun olan zaman bu idi. Dünkü karamsarlıktan iz kalmadı. Güneş parıldıyor ve deniz masmavi. Doğanbeyli'de yemek arası. Ekmek arası beyaz peyniri mezarlık duvarının üstünde yediğimiz anı unutamam. Rampalar sıklaşıyor. Bir rampa inişine geldiğimizde bir bakıyoruz karşıda kocaman bir rampa daha. Yollar çok güzel. Claridos koyu harika ama inip yüzmemiz çok büyük vakit kaybı. Bir gün buraya gelmeyi kafama yazıyorum. Efes ve Selçuk yol ayrımına da giremiyoruz. Saat 16.00 ve biz gün batmadan denize girmek istiyoruz. Yolda bir satıcıdan 20 bin liraya üç şeftali alıyoruz ki tadı hala damağımda. Bir benzin istasyonunda su molası veriyoruz. Kuşadası'na ne kadar olduğunu soruyoruz. Nereden geldiğimizi soruyor. Manyak olduğumuzu söylüyor ve söylenerek uzaklaşıyor. Yolda bagaj lastiğim zincirlere takılıyor. Çıkarıyorum ama her tarafım yağ. Kuşadası'na vardığımızda saat 18.00. Hemen bir pansiyon bulup kendimizi denize atıyoruz. Deniz hiç umduğum gibi değil. Pansiyonda 30 dakika duş alıyorum. Hayatımın en güzel duşu. Akşam çarşıya iniyoruz ve nerede ise 3. günün sonunda doğru dürüst yemek yiyoruz. İskender ve yanında bira. Turist kızların ise güzelliğinden psikolojik bunalıma giriyoruz. Kabuğumuzun dışında neler oluyor böyle? İki gündür çay içmek istiyorduk. İki çay içip pansiyona dönüyoruz. Yatağımın pis koktuğunu fark ediyorum. Tiksintiden bütün gece aynı konumda yatmışım. Yine de rahat uyudum. Gün sonu denize girme, duş, şehir gezisi, güzel bir yemek bir bira ve deliksiz uyku ritüelimiz olacak gezi boyu. Hey bu yolculuk bir harika dostum !
Yıl 995. İstanbul İktisatta ilk yılım. Bütün kış çok sıkıcı geçiyor. Aylak geçen günler bana bir şeyler yapmam gerektiğini fısıldıyor. İçimdeki seyyah ruhu çırpınıyor ama maddi olanaklar ancak her ay Atlas dergisi alıp okumaya imkan veriyor. Buna bir de cesaretsizlik eklenince yerimden kıpırdayamıyorum. Yine böyle günlerden birinde, bir Şubat akşamı odamda duvara yaslanmış duran bisikletime gözüm takılıyor. Hep aklımda olan ama düşünmeye bile cesaret edemediğim bir fikir tüm ruhumu aydınlatmaya başlıyor. Evet delice ama bu şartlar altından ihtiyacım olan da bu. O zamanlar böyle bir seyahat yapıldığında Atlas dergisine konu olabilir ya da ancak yabancılardan duyardınız. Bisikletle Ege'ye gitmekten bahsediyorum. Tek değil de bir yol arkadaşı ile gitsem birbirimize destek oluruz. Pek arkadaşım yok, bisiklete binmekten keyif alıp böyle bir yolculuğu göze alacak ise hiç yok. Defanstan bir forvet çıkarmam lazım. Aklıma liseden sıra arkadaşım Uğur geliyor. Bütün yaz bisiklet üstünden inmezdi. İlk söylediğimde imkansız buldu. Nasıl yapacağımızı anlattıkça kabul eder hale geldi. Aslında kabul edeceğini hiç ummuyordum. Zamanla benden daha çok ister hale geldi. Ailemi daha doğrusu annemi ikna etmem çok daha zor oluyor. Aylarca kabul ettiremiyorum. O da zamanla endişesini yenemese de onayı veriyor.
Bütün yazı kurtaracak tek planım bu. Hatta 30 yıl ileriden baktığımda hayatımda aldığım en doğru kararlardan ilk aklıma gelenlerden. Antremanlar bahar boyu sürüyor. En çok korktuğum bisikletin arızalanması. Çünkü lastik tamiri dahil bilmiyorum.
14 Temmuz saat 19.00'da bizi İzmir'e götürecek feribot Saraburnu'ndan kalkacak. İzmir'den Bodrum'a 500 kilometrelik bir rotamız var. Bir hafta civarında pedal basmayı hedefliyoruz. Apartmandan sokağa çıktığımda annemin camda ağlamasını unutamam. Beni de garip bir ruh hali aldı. Bu daha sonra sevdiklerimden ayrı bir yola çıkacağım zaman hep böyle oldu. Dolayısı ile hayatımda uzun bir seyahate çıkmak çok kolay olmadı benim için. Sokağa inince bisiklete çantaları yükleyip vedalaştım. Meraklı bakışlar arasında Sarayburnu'na doğru yola çıktım.
Sarayburnu'na vardığımda dostum Zafer ve kız arkadaşım bizi geçirmeye gelmişti. Feribot 3 saat rötar yapınca endişeleniyoruz. Çünkü amacımız ertesi gün erken İzmir'e varıp, 60 km ilerideki Seferihisar'da konaklamak. Feribotta 4 koltuk boş ve biz yayılıyoruz. Yanımızda biraz yolluk var ama idareli kullanmalıyız. Bütçemiz çok kısıtlı. Gece denizde açıldıkça şehir ışıkları kayboluyor. Karanlığın ortasındayız. Feribotun çıkardığı dalga seslerinden başka ses yok. Uzunca bir süre seyrediyoruz sesleri, geceyi. Yıldızlar evin penceresinden göründüğünden çok. Hava serinliyor ve içeri girip koltuklara uzanıyoruz.
Sabah uyandığımda güneş doğuyordu. Uğur'u uyandırmadan arka güverteye çıkıyorum. Çanakkale Boğazı'ndan geçiyorduk. Kimseler yok. Bir sandalye çekip bu huzurlu ortamı ileride hatırlayabilmek için olabildiğince hissediyorum. İlerleyen saatlerde hava iyice sıcaklaşıyor. Baş tarafta yatıp Yunan adalarını seyrediyorum. Ve zaman ilerledikçe başımıza geleceği anlıyoruz. Çok geç varacaktık. Yolluklarımız bitmişti ve biz feribotta bu kadar paraya bir şey yemek istemiyoruz. İzmir'e saat 19.00'da varıyoruz. Şimdi olduğu gibi cep telefonları, navigasyonlar olmadığı için yolumuzu bulmak kolay olmayacak. Nasıl bir çözüm bulacaktık, bilmiyorduk. Bu akşam Seferihisar'da olmalıydık. Bisikletlerimiz arabaların olduğu bölümde. Yanlarına gidip çıkmaya çalışırken, "nereye gidiyorsunuz", "inanmıyorum", "dalga geçiyorsunuz" laflarını onlarca kez duyuyoruz. Bu bizi şevklendiriyor. İstanbul'da da yapamayıp erkenden geri döneceğimizi düşünen çok arkadaşımız vardı.
Ne kadar iddiali bir fikir değil mi? Sana bugune kadar aslında gitmen gereken yolun tersine gitmiş olabileceğini söylüyor. Çoğumuz için bildiğimiz yolda giderken, oturup acaba diye bile düşünmeden ilerleyeceği kadar sert. Bir nefes alıp oturanların, onca yol yorgunluğunu bir nebze hafiflettiğini aklına getiremeyecek kadar karmaşık. Kalan bir elin parmakları kadar olanlarımızı birbir, bu kadar yürünmüşlük, emek boşuna değil, varacağımız yer yakınlaşmış olmalı dedirtecek kadar kalkıp devam ettiren. Ve nadir olanımızın denemeye değer deyip tersine yola çıkartacak kadar cesaret gerektiren.
Neden peki aradığımız zıddında olabilir? O kadar açık seçik ne istediğimizi bilirken. Bence diyeceğim cümlenin başında ve yine belirtmek ihtiyacı duyacağım; benim adamda yaşadıkların, kurallar, korkuların, travmalarından dolayı, zihnin aradığını hic aramayı akıl edemeyeceğin yerlere saklayabilir. Hani bazı filmlerde olur ya katil, katili arayan dedektiftir gibi. Aranır durulur aranan, arayan pes eder, tekrar kalkar, hayat akıp geçer. Belki de bulunmaz hiç. Çoğumuz da bulamayacaktır.
Çok da uzatmadan lafı, önümde sahile vuran dalgalara da zaman vermek istediğimden sana son bir söz söyleyeceğim. Ha başta da söylemiştim ama sonda da söyleyeceğim demiştim.
Bir de zıddına baksan, bir kapı aralayıp. Tekrar kapatmak senin elinde.
Kendime ait bir ada olarak da tanımlayabileceğim, Düş Tarlaları blogunda sürekli yaşamaya ve bir hayat kurmaya çalışmaya başlayalı yaklaşık 3 ay oldu. Bu süre zarfında olanları, yine bu adada kalması için buraya aktarmak istedim. En çok da insanın kendine anlatısı olma tarafı hoşuma gidiyor. Geçenlerde 35 yıl önce yazdığım notları buldum da hem kendimdeki değişimi hem değişmeyenleri görmek, nerelerden geçtiğimi hatırlamak, yüzümde gülümsemeler bazen de çatık kaşlar yarattı.
İnsanın yaşadıklarından ziyade yaşadıklarını yorumlayış biçimi fark yaratıyor sanırım. Sanırım diyorum çünkü bir önceki cümlede belirttiğim gibi bu konu da benim yorumum. Genellenmeye, doğru olmaya ihtiyacı da yok, ihtiyacım da yok. Neden mi? Her defasında tekrarlamaktan bıkmadığım gibi, "Belki de bunlar yaşanmamıştır, ben uyduruyorumdur", ve uydurmalarım benim adamın sınırlarını belirler. Bir ada dört tarafını da su kaplıyorsa adadır. Öyle ise Kaşık Adası ne kadar bir ada ise Amerika kıtası, Avustralya ve hatta Asya, Avrupa ve Afrika birbirini bağlayan o küçücük kavşakları da onlara dahil olduğu için bir ada değil midir? Gayet de bir adadır. Yani uydurmaların, hikaye ve masalların ne kadar akıl almaz ise o kadar büyük adalar oluşmaz mı? Ve bir adanın etrafının su ile çevrilmesi mi gerekir? Mesela dünyamız bir ada olamaz mı? Onun da yuvarlak ya da yuvarlağa yakın biçimini çevreleyen uzay boşluğu su yerine geçmez mi? Bence geçer. Ve nice örnekler verebilirim sana beni okuyan , okuyacak olan, tanıdığım , tanımadığım, okuyacağım deyip bir kere bile linke girip okumayan. Etrafımızı saran yalanlar, kurallar, düzen ya da kaos da bizi bir ada yapmaz mı?
Ada önemlidir ve her ada kendine özgüdür. Aynı her insan her olayı farklı yorumlayıp kendi adasını oluşturduğu gibi. Yıllardır yazdıklarımı ne yapacağım diye düşünmeye bir son verip kendi adamın içinde bir göl oluşturup, Düş Tarlalarında yazmaya başladım. Sürekli, sınırı olmadan, canım ne isterse, istediğim kadar uydurarak. Doğduğumuzdan beri bize dayatılan kurallar, hedeflerden (aynılarını biz de yapıyoruz yani kendimizi bu durumdan soyutlamadan) sıyrılıp keyfimin kahyası olmaya çalıştığım son 6 ayda, kendimi soğuktan ve yağmurdan koruyacak bir çatı inşa etmeyi, toplayıcılıkla ve avcılıkla besinimi sağlamaya başardım. Artık sabahları alarmla kalkmıyorum. Bir şeyler yapmadığım zaman kendimi suçlamayı bıraktım. Anladım ki bizi en çok bağlayan konu bir şeyler yapmak zorunda olduğumuzun dayatılması ve yeterli olmadığımız hep daha ileri gitmemiz gerektiği konusunda yaşadığımız kendimizi suçlamalarımız. Şöyle bir düşün; besleyici yemekler yememek, dersi anlamamak, sınavdan daha yüksek not alamamak, kan değerlerimizin belirtilen değer dışında olması, günümüzün artık tiksindirici boyuta ulaşan pozitif olamamak ve enerjimizin düşüklüğü:), yöneticinin her geçen sene çıtayı yükseltmesi, eşinin sevgilinin onunla yeterli derece ilgilenmediğini söylemesi, ve daha niceleri...
Ne dedim en önemlisi hiç bir şeyin yeterli gelmemesi, bir şeyler yapmak zorunda bırakılışımız ve bırakmamız. Koltuğunda hatta koltuğun yoksa dünyanın sana sunduğu her hangi bir zeminde oturmak ve geleni geçeni izlemek. Bulutları seyretmek, kokuları hissetmek. Gayet yeterli ve kendi kendine yeten bir ada olduğumuzu ve dalgaların bize vurup geri çekilmesi için bir şey yapmak zorunda olmayışımızı bilmek, keyfimizin kahyası olmamızın ilk adımı.
Daha yazacaklarım var ama keyfim yeter diyor , gidip kanepeme uzanacağım, ben onun kahyasıyım.
Ogullar ve babaları ya da torunlar ve dedelerinin yola çıktığı filmleri cok severim. Babamla da birkaç yolculuğa çıktik. Benim aklım geç geldi, onunki erken gitti yoksa çok yolculuğa daha çıkardık. İhtiyar filmlerdeki aksi baba rolünü hep çok güzel oynadı:) Gittiğimiz yerin en güzel restoranlarına götürürdüm. Hatta önce kendim test eder giderdik. Mutlaka her yere bir kulp bulurdu. Etin kemiği, garsonun tavrı, yerin temizliği derken vukuatsız seyahatimiz olmazdı. İşi kavga boyutuna vardırdığından garsona, işletmeciye kaş göz eder, idare et derdim. Ha ikimiz birden dalmadık mı? O da oldu ne de olsa baba-oğul yolculukları bunlar:)
Bu yolculuk Poyraz ile yapacağımız en uzun yolculuk olacak. 10 gün boyunca Berlin, Hamburg, Amsterdam, Brugge, Brüksel şehirlerini dolaşacağız. Şehirler arası ulaşımımızı trenlerle yapacağız. Öncesinde şehirler hakkında bir ön araştırma yapmadım. Artık böyle bir planlama hoşuma gitmiyor. Poyraz'a bakmasını söyledim de o da kulak arkası etti biliyorum. Yine de arada baksın diye hatırlatıyorum da bakmayacak.
Sadece nereye ve nereden uçak bileti ucuz diye baktım. Berlin'e gidiş ve Brüksel dönüş uygun diye, İst-Berlin, Brüksel-Istanbul aldım. Booking.com dan Berlin otelimizi ayırdım. Şehir merkezine uzak ama tramvay ve otobüslerle halledebileceğimizi ve daha ucuza geleceğini düşündüm. Berlin-Hamburg biletini de Deutche Bahn'dan (Alman tren şirketi) aldım. Tren konusu gelmişken değineyim. Koltuk numaralı ya da numarasız alabiliyorsunuz. Koltuk numaralı daha pahalı. Eğer numarasız alırsanız boş koltuk varsa oturabiliyorsunuz. Yoksa ayakta kalıyorsunuz. Biz sadece bir kere ayakta kaldık, onda da yere oturduk, 1 saatlik bir yolculuktu. Ayrıca gün içerisinde birden fazla hatta onlarca tren var.
Berlin kartı diye bir uygulama var. Günlük, iki günlük vb. gibi alabiliyorsunuz. Bu kartla tüm toplu taşımalara binebiliyorsunuz. Müzelerin bazılarına ücretsiz bazılarına indirimli giriyorsunuz. Bazı restoranlarda, mağazalarda indirim alabiliyorsunuz. Bu arada hiç bir toplu taşımada bilet sormadılar. Nerede ise zorla kartımızı gösterdik, hiç ilgilenmediler.
Diğer şehirlerdeki otelleri, tren biletlerini almadım. Çünku böyle yolculuklarda her yerden kendimi bağlamayı sevmiyorum.
Sonra...Sonrası rüyalar rüyalar...
Yıl 994 ortalari. İstanbul'da can sıkıntısından sıklıkla bindiğimiz boğaz gezisi vapurundayız. Hava bayağı güneşli ama yakmıyor. Alt katta ortadaki alana çökmüş, adını hatırlamadığım bir gazetenin ekonomi sayfasındaki borsa serçesi adlı yazarı okuyorum. Birden kafamı kaldırıp Zafer'e bu işe girmeliyiz diyorum. Vapur yalıların yanından geçiyor. Zengin hayatlar yarım ekmek ithal uskumrudan büyük balıklar vaadediyor.
Ertesi gün Pazartesi. Elimizdeki tek veri kaynağı her hafta pazar günü çıkan Ekonomist dergisi. Orada yazanlardan, tablolardan çıkardığım sonuçlara göre Sarkuysan hissesi almaya karar veriyorum. Fakat bir aracı kurumda hesabım yok. Üniversiteden arkadaşım olan Engin'in Eczacı Yatırım'daki hesabından aliyoruz. 20 dolarlık falan sanıyorum tüm paramız. O sıra zorunlu stajımı Merter'de bir tekstil firmasında yapıyorum. Hava sıcak, bir hayal lazım. Hayatımı maaşlı ve istemediğim bir işi yaparak geçirmek istemediğimi yazdığım şu cümlede 25 sene çalışıp emekli olduğumu görmek gülümsetiyor. Yine o zamanlar tabi ki fiyatların ne olduğuna ulaşmak bizim için mümkün değil. Eczacı Yatırım'ın telefonunu ögrenip saatte bir arıyor, Sarkuysan'ın kodunu tuşlayıp telesekreterden fiyatını ögreniyorum. Sar kuy san, fi yat, on üc li ra yir mi beş ku ruş. Aylar geçiyor telesekreter aynı fiyatları tekrarlıyor. Her pazar Ekonomist dergisi çıkıyor, yalılar da çoğunlukla boş.
Bu işin böyle gitmeyecegine karar veriyorum. Önce bir aracı kurumda hesap açmak gerek diyip Sirkeci'de 4.Vakıfhan'ın içinde olan Sayılgan Menkul Değerler'in kapısından giriyorum. Hesap açmak için yüz milyon liramız olması gerektiğini söylüyor Sinan Bey. Öyle bir paramız olmadığı icin kös kös geri çıkıyoruz. Kolay pes etmiyoruz ve toplam 10 kişiden banka faizinin iki katı ile borç alıp hesabı açıyoruz.
Yavaş yavaş teknik analiz öğreniyorum. Ama elimde tek bilgisayar Amiga oyun bilgisayarı olduğundan, bu işi de bizim eve her gün giren Hürriyet gazetesinin fiyat köşesini kesip, biriktirip, gerektiği zaman ilgili hissenin fiyatlarını harita metodda işleyerek oluşturuyorum. Bir sayfa yetmez ise ki yetmediğinde genelde fiyat istediğim yere gelmemiş ve zarar etmiş oluyorum, yanına yeni bir sayfa ekleyerek devam ediyorum.
Günler günlerin ardında, seni sevmeler cumhuriyetindeyim diyor Mazhar abi. Aylık faizler yoruyor. Sermaye eriyor. Odamın duvarları aşağıdaki fotoğrafta da gözüken teknik analizlerle doluyor.
Parmağın.
Tek parmağın.
Uzun uzadıya,
tırnağınla beraber,
denize doğru.
Tüm özlenmişlikleri ile,
posta kutusundaki mektup gibi beklenen...
Parmağın.
Yaralı reisler,
tüm esrik tayfalarına,
senin tek parmağını işaret ettiler.
Reisler öldü, tayfalar kayboldu.
Senin tek parmağın,
tırnağınla beraber,
uzun uzun sahillere götürdü beni.
Denize doğru.
ENDÜLÜS DİYARI / GRANADA - 8 & 9. GÜN
Guadalquivir nehrinin debisi azaldıkça benim de diyardaki günlerim tükeniyor. Son kale Granada'ya vardım ve yerleştim. Şehir ne kadar da sessiz ve ruhsuz geldi. Umarım tüm şehir böyle değildir. Merkeze doğru yürümeye başlayıp Granada Katedrali'ne ulaşınca doku değişti. Kalabalıklar arttı. Sanki şehrin tüm sakinlerini ve misafirlerini kutsamak istercesine kalbine konmuş bir yapı. Dört tarafındaki sokaklar dolup taşıyor. Yemeklerin renkleri, kokuları dayanılmaz. Katedralin bir tarafından nehre doğru bir tarafından Elhamra Sarayı'na doğru gidiliyor. Elhamra'yı yarına bırakmak istediğimden nehre doğru yürüyorum, hava çok sıcak mayıs başı olmasına rağmen. Nehir prangalanmış daha çok bir su kanalı gibi ama tertemiz.
Nisan ve Mayıs bu bölge için belki de tüm kuzey yarımküre için festival zamanı. Granada'da Las Cruces de Mayo festivaline denk geldim. Las Cruces de Mayo, haçların, çiçekler, küçük büyük sevimli objelerle süslendiği, şehir meydanlarında belirgin bir şekilde sergilendiği, kadınların geleneksel giysiler giyip dans ettiği, müzik ve içkinin eşlik ettiği bir festival. Kökleri dini temellere dayanıyor. Mayısın ilk haftasında gelirseniz şehrin çeşitli küçük meydanlarında, köşelerinde siz de bu hayata katılabilirsiniz.
Akşam üstü otobüse biniyor ve Malaga'ya yola çıkıyorum. Yarın sabah uçak var. Bu diyarda bir daire çizmeye çalıştım. Belki biraz dörtgene belki de ters piramide benzedi. Piramit lafını öylesine söyledim, havalı geldi. 1,5 saat sonra başladığım yere döndüm. Eşyaları otele bırakıp 10 gün önce bir gece oturduğum restorana gittim. Bu sefer yemediklerimden söyledim.
Sonra...Sonra gidip uyuyorum. Başka bir hayale uyanmak için...
Sanırım önce akşam olmalı.
Gökyüzü lacivert, üstünde yıldızlar gerek.
Hafif bir rüzgar esmeli,
ağaçların yaprakları titremeli,
sen üşümemelisin.
Aylardan mayıs, günlerden salı olmalı.
Mutlaka deniz olmalı önünde.
Belki bir tekne,
limanda sıkışıp kalmış bir tekne,
ışıkları suya vuran,
balıkları kandıran.
Bilgisayar olmadığından, olanların da teknik analizden haberi olmadığı bir ortamda, gazetenin fiyat bölümleri her gün kesilir ve harita metod defteri sayfalari selobantla yapıştirilir, noktalar bildigin nakış gibi işlenir. Sonra yükselmesini beklediğin hissenin grafigi yataginin yan duvarina asılır.
Pazartesi sabah erkenden kalkilir, istiklal caddesi, yüksekkaldirim, karaköy, galata köprüsü derken 25 dakikada 4.Vakifhana ulaşılır. Düşün iett otobüsüne verecek para yok !
Dealera ulaşmak ayri bir maceradir. Ekonomist dergisi Kordsa'yi tekstil sektöründe gösterdiginden , gümrük birliginden etkilenecek diye, 5 lot alış ordinosunu binbir utangaçlikla rica edersin, sigara dumanlarinin arasindan çünkü kapali alanda sigara icmek yasak degildir ve senin cigerlerin sigara dumanina hassastir.
Ögle yemegi saat 12.00'de universitede 50 birimdir. Birim diyorum cunku lira mi kurus mu milyon mu kafam enflasyonist sureclere ayak uyduramadi. Beyazit'a okula yemege gidilir ve o zamanlar iki saat seansa ara verildiginden bir de basket maci cevrilir. Ders mi? Ders Vakifhanda idi. Oradan gecersem dikey gecis yapiyordun hayata:)
Sonra...Sonra sokaga cikamadigimiz bir pazar sabahi, elime bir Ekonomist gecti. Kordsa'yi kimya sektörüne almislar !
ENDÜLÜS DİYARI - CORDOBA - 6. ve 7. GÜN
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
İşte Kurtubalı'nın memleketine gelmiştim. Kendime örnek aldığım matadorun barda oğlu ile fotoğrafını görmek beni gururlandırdı. Arenalarda ismi haykırılan El Cordobes; artık herkes seni alkışlıyor ve kimse yas tutmuyor.
Cordoba tren garından otele kolayca yürüdüm. Otele eşyalarımı bıraktım. Yakındaki bir kafeye oturup, bir kahve ve pan con tomate söyledim. Adı gibi havalı olmasa da tadı mükemmel olan domatesli ekmek aslında. Kızarmış ekmek üzeri zeytinyağı, rendelenmiş domates, sarımsak ve tuz. İstanbul'a dönünce de uzun süre bu basit ama lezzetli kahvaltıyı sürdürdüm.
Şehrin sokaklarında, hissettirmeden hafif eğimle nehrin olduğunu umduğum yöne doğru kıvrılarak ilerledim. Kurtuba camii'yi merak ediyordum ama önce nehrin akıp akmadığını kontrol etmeliydim. Ünlü Roma köprüsünü gördüğümde adımlarımı hızlandırdım. Kalbim bir ritimde yerini arayan davul gibi ses vermeye başladı. Umut hala vardı. Nehrin debisi çok olmasa da hala akıyordu.
Kalabalıklardan uzaklaşarak arka sokaklardan birinde galiçya usulü ahtapotu tatma fırsatı buldum. Cordoba, Nisan ve Mayıs aylarında sanat etkinlikleri ve festivalleri ile çok renkli bir görünüme bürünüyormuş, anladım. Akşam bir klasik müzik konseri var. Otele gidip dinlenip biraz enerji toplamalıyım.
Akşam 10-15 yiyecek mekanının olduğu bir pazara gittim. Paella yapan bir hanımefendi ile şansımı denemek istedim. Yine olmadı. Bu gezide bir daha paella denememeye söz verdim.
Geceler karanlık değil artık sevgilim.
Kapama gözlerini.
Aşkımızın şavkı vuruyor ellerimize.
Ellerimiz koca bir dolunay.
Dönüyor vücutlarımızın etrafında;
dünyayı bırakıp.
Ne gündüzler uzun, ne geceler kısa.
Ne de geceler uzun ve gündüzler kısa.
Sonsuz bir ömür var önümüzde,
zamansız.
Gündüz gece bir oldu, senle ben gibi.
Akıyoruz kalplerimize koca iki nehir.
Uzun yollardan gelmiş,
ıssız vadilerden geçmiş iki koca nehir.
Kalplerimiz artık bir.
İki nehir, uçsuz bucaksız bir okyanus.
Sen diye başlardı şiirlerim hep sana.
Biz diye devam edeceğim.
Sonsuz bir aşkız artık,
ellerimiz koca bir dolunay.
Kalplerimiz uçsuz bucaksız bir okyanus.
Biz,
ne varsa bu dünyada ve ötesinde.
Hepsi biz.
Biziz güzel kadınım.
ENDÜLÜS DİYARI - SEVİLLA - 4. ve 5. GÜN
O gün Guadalquivir nehrinin akıntısını durduran bir şey oldu. Sevilla şehri tren istasyonuna vardığımda insanların panik hallerinden hissediyordum. Yüzyıllardır bu şehrin can damarı olan nehrin durması elbette hayatı etkileyecekti. İnsanlar henüz durduğunu görmemiş ama bunu içlerinde hissetmişti. Belki de nehirde kano yapanların artık daha hızlı ya da baktıkları yöne göre daha yavaş gittiklerinden hissetmiş ama anlam verememiş olabilirlerdi. Ya da kaldı ise bu nehirde balık tutan bilge balıkçılar, balıkların kaybolduğundan, ürküp kovuklarına çekildiklerinden anlamış olabilirlerdi. Peki ya Cordoba ?...Eğer nehir burada durdu ise orada da durmuş olmalı idi. Bunu da orada Antik Roma Köprüsünden geçerken, gitarını hüzünlü melodilere yol vermiş olan müzisyenden mi anlarlardı, yoksa Kurtuba Camisi'nin bundan 700 yıl önce minaresine çıkıp, olayları önceden kestiren müezzinin sesinden mi anlarlardı, o da başka bir hikayenin anlatısı...
Otel şehir merkezinden oldukça uzaktı. Vakit kaybetmemek adına taksi ile gitmeye karar verdim. Şehir büyük bir alana rahatça yayılmış. Sanki iri yarı bir insanın koca bir kanepeye, kolları bir yana ayakları bir yana, kafası bir yana oturduğu gibi. Taksicinin tabiri ile nüfus bir milyonu geçmezmiş. Vikipedia'ya göre iki milyona yaklaşmış. Otele yerleştikten sonra otelin servis aracı ve metro ile şehir merkezine kısa bir gezi yaptım. Hava kapalı, şehir beni pek sarmadı. Bir tuhaflık kokusu. Yarın Sevilla Katedrali ve Alcazar Sarayı'nı gezeceğim. Bugün yanlarından ve sokaklarından hafifçe yürüyüp şehri kokladım. Çok geç kalmadan, sıradan bir yemekle geçiştirip otele geçtim.
Otel odasına girer girmez nefesim kesildi. Nefes almakta zorlanıyordum. Sanki bir zindanda ve hareket edemiyordum. Daha fazla dayanamayıp otelin bahçesine inip derin derin nefes almaya ve bahçenin sağından soluna, aşağısından yukarısına yürümeye çalıştım. En sevdiğim müzikleri açıp kulaklıklarımı taktım. Kulaklarımın bile nefes alamadığını hissedip çıkardım. Havadaki yağmur öncesi kokusunu duyumsamaya çalışırken ciğerlerim ona da isyan etti. Yaşadığım şehre dönmek, sevgilime, sevdiklerime doğru akma isteği ama bu akıntının hayatça durdurulduğu duygusu, demir parmakların arkasında kabullenme zorluğunu dayattı. O sırada içimdeki tüm balıklar kaya kovuklarına kaçtı, balıkçılar oltalarını toplayıp evlerine gitti. Kanocular nehre inmekten vazgeçti. Ülkemin tüm neşeli insanları suratlarını öne eğip banklara oturdu ve karıncaların yuvalarına yiyecek götürüşlerini seyretmeye başladı; eğer şanslı iseler.
Sabah yağmurlu ve kapalı bir havaya uyandım. Amacım bugün şehir pazarlarından bir ya da bir kaçını gezmekti. Fakat şehre indiğimde pazarların ve hatta dükkanların kapalı olduğunu gördüm. Önce anlam veremesem de sonra günlerden 1 Mayıs olduğunu hatırladım. Nehir durunca işler de durmuştu. Yapacak bir şey yoktu. En azından işçiler bayram yapabilirdi. Keşke bir çay demleyebilseydim, derdimi hafifletirdi.
Sevilla Katedrali dünyanın en büyük üçüncü kilisesi. Kulesine çıkmak içerisindeki işlemeleri, tabloları, turistleri, inananları izlemek uzun zamanınızı alabilir. Alcazar Sarayı bahçeleri ile birlikte devasa bir saray. Tüm Endülüs müslümanlarının sarayları gibi basit, huzurlu, bahçe ve su havuzlarından oluşan çok bölmeli bir yapı. İkisine de önceden internetten bilet alınabilir.
Sevilla'nın dar sokaklarına daldığımda içimdeki kasveti bir nebze hafifletebileceğini umduğum bir restoranın küçücük masasına oturup, bir kaç tabak tapas ve sangria söyledim.
Sonra...Sonra o sımsıkı tuttuğum parmaklarının yazdığı, öpmeye doyamadığım ağzından çıkan ayrılık mesajlarını görüp, sözlerini duyunca anladım Guadalquivir'in neden akmadığını. Neden balıkların kaya kovuklarına çekilip, balıkçıların gittiğini, pazarların kapandığını, insanların üzgün suratlarını. İçimdeki nehrin kaynağı kesilmiş, içimdeki ve dışımdaki dünya durmuş.
Sonra...Sonra o küçük karıncalardan başladı yine hayat. O derin, yeryüzünün, başkalarının ve hatta senin bilmediğin dünyalarında kıvrımlı, dolambaçlı yuvalarında, her şeyden, herkesten sakladıkları küçücük ama kocaman bir hayat sırrı ile. Ona dokunarak, ondan güç alarak. Güçlü, kadim ve ufacık bir adımla...
Nehrin geçtiği diğer şehre doğru ilerlemekten başka bir yol yoktu. Su hala varsa umut da vardı. Nehir her şeye , ağaç kütüklerine, kayalara rağmen akabilirdi. Sonuçta Cordoba efsanevi bir şehirdi.
ENDÜLÜS DİYARI - RONDA - 3.GÜN
Malaga'daki hücre otel odamdan sabahın erken saatlerinde kalkıp, bir pazartesi sabahı, yıllarca hapiste kalmış ya da teskeresini alıp nizamiyeden adımını dışarı atan asker gibi, vücudu diri tutan ama üşütmeyen bir havada tren istasyonuna doğru yürümeye başladım. Bugün Endülüs Diyarının çok da bilinmeyen bir kentine doğru yolculuk var. Tecrübe etmediğimden nasıl da olacağını çok öngöremediğim bir tren seyahati ile varmayı umuyorum. Ana tren istasyonunda vardığımda hiç ummadığım kadar kolay bileti aldım ve beklemediğim kadar dakik ve konforlu bir trende buldum kendimi.
Sadece bir aktarma ile yaklaşık 2-2.5 saat on binlerce
irili ufaklı, genç yaşlı zeytin ağaçları arasından saatte 150 km'ye varan
süratle ilerledik. Koltuklar rahat, insanlar kendi halinde, sessiz. Ronda'ya
varır varmaz Sevilla biletini alıp bu konuya kafa yormamaya karar verdim.
Zihnim zaten birbirine dolanmış yılanlarla dolu. Hepsi birbirini ısırır.
Zihnimdeki bu karmaşadan kurtulmak umarım bir gün nasip olur. Çünkü nereye
gidersen git dünyan zihnin kadar.
Hava bayağı soğuk. Önce nedenini anlayamadım. Oysa burası 700 mt yükseklikteymiş. Otele vardığımda Malaga'daki küçüçük ve zor nefes alan odadan, aydınlık, ferah, geniş, sokakla barışık bir odaya kurulmanın keyfi geldi. Çok da rehavete kapılmadan ayaklarıma yol verdim.
Gittiğim çoğu şehirde boğa güreşi arenası vardı. Hepsi müzeleştirilmiş anladığım. Ronda'da içine girmedim ama hediyelik eşya satan mağazası hoşuma gitti. Ana aks üzerinde yürürken tabii ki açlık kendini hatırlatmaya başladı. Google haritalarda biraz vakit geçirdikten sonra El Lechuguita diye bir yer buldum. Gittiğim de ne göreyim küçücük bir dükkan ve bir sıra. Beklemeyi kafaya koydum. Ve bir sırayı iyi ki de beklemişim diyeceğim, unutulmaz bir ziyafet. İki kadeh şarap ve 18 çeşit tapası yerken hiç zorlanmadım ama inanılmaz bir keyif aldım. Fiyatlar normal dükkanların 1/3 ü ama lezzetleri 2 katı. Gayet tatmin olmuş şekilde Ronda'nın alemet-i farikası köprüsüne doğru devam ettim...