seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2025 Çarşamba

Poyraz Efendi ile Barcelona-Madrid / Haziran 2025

 


2024'de Poyraz, Barcelona'yı görmek istediğinde, uçak biletlerinin aşırı pahalı olmasından dolayı yolumuzu kuzeye çevirmiştik. Bu sefer kıştan biletimizi aldım. Dönüşümüzü Madrid yaparak iki şehir görme fırsatı yarattım. Barcelona benim 2005 yılında gördüğüm bir şehirdi. Çok da sevmemiştim. Şimdi oğlum ile beraber tekrardan bir fırsat yakalamıştı Barcelona.

18 Haziran 2025 İspanya seyahatimizin ilk günü. Sabah saat 12.30 uçağıyla Sabiha Gökçen’den Barcelona El Prat Havalimanı’na geldik. Uçakta bir gecikme olmadı, hatta 10 dakika erken indik. Ama pasaport kuyruğu inanılmaz uzundu. Yaklaşık 1.5 saat sırada bekledik. Sorun, inen uçakların fazlalığından çok, açık pasaport noktalarının azlığıydı. Neyse ki sıranın sonuna doğru biraz hızlandı. Kontrol kısmı detaylı değildi, hızlı geçtik.

Terminalden çıkınca AeroBus’a binmek için T2 durağına yöneldik. T1'den T2'ye kısa bir yürüyüşle ulaştık, yaklaşık 5 dakika. AeroBus kişi başı 7.50 Euro, her 5-10 dakikada bir kalkıyor ve 38 dakikada şehir merkezine ulaşıyor.

Otobüsten indikten sonra Hostal Apolo’ya yürüyerek gitmeye karar verdik. 20 dakikalık bir yürüyüştü. Düz bir cadde boyunca denize doğru indik. Hava sıcak, midemiz açtı. Yol üstünde birahaneye benzeyen küçük bir tapas bar gördük, iki sandviç ve bir şişe su aldık. Toplamda 12 Euro verdik. Böylelikle sabahtan beri aç olan midelerimizi susturduk. Otel büyük bir bina. Bizim odamız basit, iki yatak, tv, balkonu ile yeterli ama harika diyemem. Balkonun baktığı sokakta çalışmalar olduğundan görüntü de keyifli değil. 18.30'a kadar otelde dinlendikten sonra La Rambla’ya doğru yürümeye başladık. Değişik bir turist kitlesi var. Kristof Kolomb anıtına uğrayıp liman tarafına indik. Time Out marketi dolaştık ama beğenmedik. Poyraz bir süre sonra ayaklarının çok ağrıdığını söyledi. “Sana ayak masajı yaptıralım mı?” dedim. Tabii ki nefret eder, “Hayatta olmaz” dedi. O an tam önümüzde dört tane ayak masaj salonu birden belirince çok güldük. Artık yürüyemeyeceğini söyleyince onu otele geri götürüp tekrar dışarı çıktım. Amacım günü güzel bir yemekle sonlandırmaktı. Akşam yemeğini La Guelle Tapas Bar’da yedim. Enginar çiçeği, biber dolması, rus salatası, ve bir kadeh sangria. Hepsi toplam 23 Euro tuttu. Başarılı diyebileceğim bir yemek değildi. Yolculuğun ilk gününe verip, yorgun bedenimi dinlendirmeye otele götürdüm.


**********************************************************************************

Sabah saat 8 gibi kalktım. Poyraz biraz daha geç uyandı. Otelden çıktık ve ilk durağımız La Boqueria oldu. Burası Barcelona’nın yerel pazarı. Çok canlı, rengârenk, biraz da kalabalıktı. Poyraz, çikolatalı kruvasan ve bir kek – sanırım elmalı kek gibi bir şeydi – yedi. Ben kruvasanın arasına Iberian jambon ve peynir koydurdum, onu yedim. Lezzetliydi. Pazarın içinde dolaşmaya devam ettik. Küçük bir tapas standında, ekmek üzerinde levrek yedim. Bir lokmalık ama 6 Euro'ydu. İki tane de sosis denedim, farklı yerlerden, ikisi de güzeldi. Diğer Avrupa pazarlarından çok pahalı ve yetersizdi. 


La Boqueria'dan çıktıktan sonra Casa Batlló ve Casa Milà'ya doğru yürümeye başladık. Gaudí’nin bu iki ünlü binası için şehir boyunca yavaş yavaş yürüdük. Yolda, cadde üstünde bir kafeye oturduk. Ben bir Americano kahve içtim. Poyraz buzlu latte istedi ama kahvesini ilginç bir şekilde getirdiler; buzlar ve kahve ayrı geldi, biz birleştirdik. Yanına da meyveli yoğurtlu bir kase söyledik. Toplam hesap 8.90 Euro tuttu. La Boqueria’da sadece ekmek üstü levrek için 6 Euro verdiğimi hesaba katarsak, bu fiyat oldukça uygundu.

Şehir merkezinden yavaş yavaş uzaklaştıkça daha yerel, daha sade, daha ucuz ve daha keyifli yerler karşımıza çıkıyor. Merkez çok turistik, fiyatlar yüksek ve doğru düzgün oturacak yer bulmak bile zor. Dışarıya çıktıkça her şey daha gerçek hissettiriyor. Yürümeye devam ettik. Casa Batlló ve Casa Milà’yı dışarıdan gördük, detaylıca inceledik. Sonra rotamızı Sagrada Familia'ya çevirdik. Hava çok sıcaktı ve çok fazla yürüyorduk. O yüzden bir kafede daha mola verdik. Biraz gölgede oturduk, dinlendik. Sonra yine yürümeye başladık. Bu sefer rotamız El Born bölgesi oldu. Eski Roma şehrinin kalıntılarını gördük. Gerçekten çok güzel bir düzenleme yapmışlar, tarih ve modern mimari iç içe. Sonrasında Barceloneta Plajı'na kadar yürüdük. Plaj oldukça kalabalıktı ama temizdi. Deniz de oldukça berraktı. Yarın sabah burada yüzmeye karar verdik.

Öğlen yemeğini Barceloneta tarafındaki şirin bir restoranda yedik. Poyraz tavuk burger sipariş etti ama tavuk burger yerine klasik hamburger geldi. Değiştirmek istemedi. Ben deniz mahsullü paella söyledim. Gerçekten harikaydı. Uzun zamandır böyle güzel bir paella yememiştim. Garsonlar çok nazikti. Poyraz’ın yemeği yanlış geldiği için özür dilediler ve onun yemeğinin ücretini almadılar.


Yemek sonrası otobüsle otele döndük. Biraz uyumayı planladık. Ben kısa süreli uyudum. Poyraz uyumadı, telefonla oyalandı.

Saat 18.30’dan sonra Picasso Müzesi’ne gitmek için tekrar dışarı çıktık. Ücretsiz saatlerdi. Gotik Mahalle'ye yürüyerek gittik. Yol üstünde Barcelona Katedrali'ne denk geldik. O da tam ücretsiz giriş saatine denk geldi. Katedral çok büyüktü ve özellikle iç avlusu çok etkileyiciydi. Ağaçlar, çiçekler... Başka hiçbir katedralde böyle bir şey görmemiştim. 


Picasso Müzesi’ne vardık ama kuyruk çok uzundu. Beklemek istemedik. Yakındaki bir dondurmacıya oturduk. Sonra Gotik Mahalle sokaklarında yürümeye devam ettik. Bir meydanda Santa Maria del Mar Kilisesi’ne denk geldik. Yol boyunca farklı farklı müzisyenler vardı. Haziran akşamlarının bir güzelliği bu galiba. Kimi yerde elektro gitar çalan birini dinledik, kimi yerde klasik müzik yapan düet bir grubu izledik. Başka bir meydanda toplu bir müzik performansı vardı. Yürüyerek ama ara ara durarak hepsini dinledik. Çok tatlı, keyifli anlar yaşadık. Keşke daha çok durabilseydik. Çok aç olmasak da bu kadar tatlıdan sonra tuzlu bir şeyler yiyelim dedik. Bir tapasçı bulduk. Poyraz ekmek üstü tavuklu bir tapas söyledi (tost istemişti ama bu şekilde geldi). Ben de “ayın tapası” dedikleri bir tabak söyledim: yumurtalı, patlıcan püreli, Iberian jambonlu zengin bir sunumdu. O anda ilk kez gerçekten sohbet edip güldük. Yorulmuştuk ama keyfimiz yerindeydi. Sonra yürüyerek otele döndük.

Gün sonunda 29.500 adım atarak Poyraz'la adım rekorumuzu kırdık. Kendi başıma yaptığım hiçbir gezide bu kadar yürümemiştim. Otele geldik, kendimizi yatağa attık. Günü kapattık. Efsane bir gündü. Yarın sabah Barceloneta’da yüzme, sonra Gotik sokaklara geri dönüş bizi bekliyor.

********************************************************************************

Saat 08.30 gibi kalktık. Şortlarımızı giydik, havlularımızı aldık ve tek otobüsle Barceloneta Plajı’na doğru yola çıktık. Yol yaklaşık 20 dakika sürdü. Plaj, benim hatırladığımdan ve hayal ettiğimden çok daha güzel, çok daha temiz çıktı. Sabah saatleri olduğu için etraf oldukça sakindi. Hemen havlularımızı serdik ve kendimizi Akdeniz’in tertemiz sularına bıraktık. Yaklaşık 15 dakika yüzdük. Su berraktı, serinletici ama yumuşak. Sonra kumlara oturduk, belki de Cebelitarık'dan buraya kadar ulaşan rüzgarlarla kuruduk. Etrafımızda sabah sporunu yapanlar, voleybol oynayanlar, hafif müzik eşliğinde plaj sabahını yaşayan insanlar vardı. Bu sabah aktivitesi, Barcelona’ya ilk kez ısınmama neden oldu. Şehirle bağ kurduğum anlardan biriydi. Yüzdükten sonra plajın hemen arkasındaki dar ve serin sokaklara girdik. Küçücük, gölgede kalmış bir kafeye oturduk. Poyraz, kruvasanın içine peynir ve jambon koydurdu. Ben de jambonlu ve brie peynirli bir sandviç aldım. Poyraz buzlu latte içti, ben de Americano. Hem kahvaltı hem de dinlenme için çok güzel bir yerdi. Sessiz, gölgeli ve hafif bir serinlik vardı. Kahvaltıdan sonra tekrar otobüse bindik ve otele doğru döndük. Günün daha yeni başladığını hissederek...


Saat 10.30 gibi otelden çıktık. Yine Gotik Bölge’ye yöneldik ama bu sefer biraz daha yukarı kısımlarına girdik. Orada karşımıza bir pazar çıktı. İçeride dolaştık, birkaç tezgahtan geçtik. Sonra küçük bir yere oturduk. Ben morina balığı yedim. Poyraz ise bolonez soslu makarna söyledi. Sade ama güzel bir öğle yemeğiydi. Sokaklarda dolaşmak kadar durup bir yerde soluklanmak da iyi geliyor insana. Oradan kalktıktan sonra tekrar sokaklara düştük. Gotik ve muhtemelen El Born bölgesinin içlerine doğru yürümeye devam ettik. Yol üstünde bir dondurmacıda mola verdik. Hava gerçekten çok sıcaktı, dondurma iyi geldi. 

Katedralin karşısındaki banklara oturup meydanı seyrederken arkamızda yarı sarhoş yarı akli dengesi yerinde olmayan biri sürekli bağırıyordu. Bir on dakika sonra yanımızda oturan, evsiz olduğu belli ama düzgün ve temiz yüzlü biri, bu adamın derdi ne acaba deyince aramızda sıcak bir sohbet başladı. Dediğine göre İrlandalı ve pasaportunu kaybettiği için yenisinin çıkmasını beklerken parasız kalmış. Hikayenin doğru olup olmaması umurumda değil, nasıl ki bunları ben uyduruyorsam o da kendi hikayesini uydurabilir. Poyraz ile muhabbeti, şakaları ile dünyanın bir yerinde hayatın ruhuna ve gözlerine dokunduğumu hissettim. Oğlumun da bu ana şahit olması ise tarifsizdi benim için.

Sıcak bunaltıcı hâle gelince, saat 15.00 civarında tekrar otele döndük. Otel odasında biraz dinlendik. Poyraz oyun oynadı, video izledi. Ben de elimde tabletle biraz okul araştırması yaptım. Zira Poyraz LGS'den yeni çıkmıştı. Mevcut şartlarla en iyisini yapmaya çalışıyorduk ve rahmetli Vedat Okyar'ın dediği gibi, eğer Beşiktaşlı isen hakemi de yenmen gerekiyordu. 


Saat 18.00 gibi tekrar dışarı çıktık. Bu kez hedefimiz, Poble Sec taraflarından  tepeye çıkmaktı. Yukarı çıkarken hafif bir yokuş olsa da, manzara harikaydı. Şehrin genelini, limanı, geniş bir açıdan görmek çok iyi geldi. Tepeyi aştıktan sonra Poble Espanyol’a ulaştık. Ama açıkçası büyük bir hayal kırıklığıydı. Eskiden geldiğimde burası cıvıl cıvıl, kalabalık, rengarenk dükkanlar ve müziklerle dolu bir yerdi. Ama bu kez akşam saatinde gittiğimiz için neredeyse her yer kapalıydı. Dükkanlar, kafeler, sokaklar sessiz ve boştu. Kimsenin akşam saatlerinde gitmesini tavsiye etmem. Gündüz bile olmayabilir belki ama akşam kesinlikle değil. Orada sadece bir kahve içtik. Sonra yeniden yürüyerek şehre doğru inmeye başladık. Gün yavaş yavaş kapanıyordu ama hafif bir rüzgâr çıkmıştı, yürüyüş daha keyifliydi.

20 Haziran da böyle geçti. Sabah deniz, öğlen Gotik sokaklar, akşam tepeden şehir…Hem çok yürüdük hem de çok farklı tatlar, hisler yaşadık.

*********************************************************************************

Sabah 07.15 gibi kalktım. Havlumu ve çantamı alıp tek başıma otobüsle Barceloneta Plajı’na gittim. Erken saat olmasına rağmen plaj şaşırtıcı şekilde kalabalıktı. Denizde sup yapanlar vardı. Sanırım burada sup kiralama noktaları ve okulları var. Deniz yine tertemiz ve harikaydı. Kumsalda geceyi geçirmiş, orada uyuyakalmış insanlar da hâlâ yerlerindeydi. Ben denize girdim. Serin, berrak ve çok canlandırıcıydı. Yüzdükten sonra yine önceki gün gittiğimiz küçük kafeye uğradım. Guacamole, kırmızı soğan ve yumurtalı bir sandviç yedim. Yanında kahvemi içtim. Sessiz, sade ve çok keyifli bir sabah oldu. Sonra tekrar otobüsle otele döndüm. Poyraz ben geldiğimde uyanmıştı. Duş aldım, biraz dinlendik ve tekrar dışarı çıktık. Bu sefer deniz kıyısına paralel binaların arasından yürüyerek yine Barceloneta tarafına doğru yöneldik. Yolda bir yerde Poyraz kahvaltı etti. Ben de ona eşlik ettim. Daha sonra Barceloneta'da bir Yunan pastanesine girdik. Tatlı dondurmalar yedik. Ben ayrıca bir tane de bougatsa yedim (Yunan tatlısı). Tatlılar, deniz havası ve gölgeli sokaklarla çok güzel bir öğle sonrası oldu. Sahilden yürüyerek tekrar otobüse bindik ve otele döndük. Şimdi biraz dinleniyoruz. Az sonra Katalan Ulusal Sanat Müzesi’ne çıkacağız.


Otelde yaklaşık bir buçuk saat dinlendikten sonra saat 14.30 gibi tekrar dışarı çıktık. Rotamız bu kez Katalan Ulusal Sanat Müzesi (MNAC) oldu. Yolda Poyraz’la biraz tartıştık. Ufak bir gerilim yaşandı. Bu yüzden yolculuk biraz hüzünlü ve içe kapanık geçti. Müzeye biraz geç varabildik. Müze tepede yer alıyor ve oraya ulaşmak sıcakta epey yorucuydu. Varınca içeri girdik ama çok detaylı gezemedik. İçeride birçok tablo vardı, ama açıkçası dikkatimiz de dağılmıştı, karnımız da açtı. Bu yüzden fazla oyalanmadan çıkıp otobüse binerek tekrar Gotik Bölge'ye yöneldik. Orada bir  restorana girdik. Ben hâlâ biraz üzgün olduğum için olsa gerek bir kadeh kırmızı şarap canım çekti. Yanında da, 250 gram antrikot, chorizo (İspanyol sucuğu), ve nohutlu işkembe tabağı söyledim. Poyraz ise kendine, tavuk burger ve nachos sipariş etti. Patlayacak kadar doyduk. Bu akşam yemek hem midemizi hem ruhumuzu doyurdu. Yemekten sonra hafif hafif yürüyerek otele döndük. Henüz erken bir saatti ama oldukça yorulmuştuk, ruhen de bedenen de. Otele gelir gelmez dinlenmeye çekildik.


Bugün de böyle geçti. Sabahın huzuru, öğlenin sıcağı, akşamın yorgunluğu ve sonunda gelen sessizlik…

***********************************************************************************

Sabah kalkıp hazırlandık. Saat 09.00 gibi otelden çıktık. Bir önceki gün kahvaltı yaptığımız yere tekrar gittik. Bu kez iki küçük sandviç yedik, kahvelerimizi içtik. Ardından otobüse binip tren istasyonuna doğru yola çıktık. İstasyona vardığımızda ilk fark ettiğim şey, karşılama alanının küçük olmasıydı ama içeride çok sayıda tren vardı. Girişte çantalar x-ray’den geçti. Oldukça uzun bir kuyruk vardı. Bu karmaşa içinde yiyecek bir şey alma fırsatımız olmadı. Zaten birkaç küçük büfe dışında, diğer büyük tren istasyonlarındaki gibi bir şeyler gözüme çarpmadı. Trene bindik. Yaklaşık 10 dakika gecikmeli kalktı. Yol boyunca internete ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Pek keyifli bir manzara da sunmadı bu rota. Açıkçası, Barcelona–Madrid arasındaki tren yolu çok etkileyici değildi. Yine de tren tam saatinde Madrid’e ulaştı. Ve işte, Madrid istasyonu. İstasyona indiğimiz anda “evet, burası İspanya” dedim. Çünkü Barcelona bir dünya şehri, fazla turistik, biraz da kaotik. Üstelik orada hep bir kanalizasyon kokusu vardı. Ama Madrid daha İspanyol, daha karakterli, güzel kokularla karşıladı bizi. İlk izlenim hemen içime sindi.

Otele geldik. Otelimiz eski bir binanın içindeki katlardan biri. Odamız sade ama sevimli. Özellikle tuvalette gün ışığı olması çok hoşuma gitti. Küçük ama ferah detaylar. Sonra hemen yakındaki bir İtalyan pizzacısına geçtik. Ben bira, Poyraz ise sprite söyledi. Masaya önce kızarmış pirinç topları geldi. Ardından pizza ve makarna gelecekti.


Uzun uzun sokakları yürüdük ve Madrid'de geceye rüyalar bıraktık.

*********************************************************************************

Sabah kalktık ve düğüm düğüm, kıvrılarak ilerleyen Madrid sokaklarından yürüyerek bir Güney Amerika–Meksika–Asya pazarı gibi karma bir pazara doğru yöneldik. Pazar küçük ama çok karakterliydi. Hem taze balık ve et ürünleri satan yerler vardı, hem de çeşitli hazır yiyecek stantları. Ben burada kahvaltı olarak, önceden sosta haşlanmış, sonra yağda kızartılmış domuz eti yedim. Yanında klasik Meksika mutfağından bir tabak. Kireçli suda bekletilmiş mısır (nixtamalize edilmiş), kırmızı soğan, ve tatlı patates vardı. Gerçekten güçlü ve derin bir tattı. Poyraz burada bir şey yemedi.


Sonra başka bir mekâna oturduk. Poyraz burada iki tane kruvasan yedi. Ben ise bir yoğurt kase söyledim ve kahvemi içtim. Sabahın ikinci bölümü daha sade ve dingin geçti. Sonrasında Kraliyet Sarayı'na doğru yürüdük. İçeri girdik, sarayın farklı bölümlerini gezdik. Tarihin içinde dolaşmak gibiydi, ihtişamlı salonlar, duvar süslemeleri, devasa avizeler. Ardından Kraliyet Mutfağı’na geçtik. Bakır tencereler, fırınlar, kalaylı büyük kaplar. İlginçti, çünkü bir ülkenin mutfağı aslında tarihinin çok sessiz ama güçlü bir anlatıcısı.

Günü tamamlamadan önce, otelimizin yakınlarında bir dondurmacıya uğradık. Tatlımızla birlikte hafifledik. Sonra otele döndük,  dinlenmeye geçtik. Bugün biraz daha ağır adımlı, daha içe dönük ve kültür dolu geçti. Yarın yeni tatlar, yeni sokaklar, belki de başka bir meydan bizi bekliyor.

 


*********************************************************************************

Sabah, Poyraz henüz uyanmadan tek başıma dışarı çıktım. Sokağın başındaki küçük kafeye oturup gelen geçeni seyrettim. Poyraz uyandıktan sonra yürüyüşe çıktık. San Miguel Pazarı tarafına doğru yürüdük. Sokak sokak dolandık, Madrid’in gölgeli taş zeminlerinde ağır adımlar attık. Öğleye doğru, biraz yorulunca odamıza dönüp dinlendik.

Akşamüstü saat 17.00’de, Templo de Debod’a gittik. Mısır’dan getirilen antik bir tapınak. Tam biz dolaşırken hava aniden kapandı. Gökyüzü karardı, yağmur bulutları geldi, şimşekler çaktı, rüzgâr yükseldi. Her yer bir anda toz bulutlarıyla sarıldı. Sanki şehir bir film setine dönüşmüştü, o kadar dramatikti. O akşam için bir İspanyol restoranına rezervasyonum vardı. Yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüşle oraya vardık. Tam vardığımızda yağmur da başlamıştı. Restorana girdik. Poyraz için bolonez soslu bir makarna, benim içinse klasik ama güçlü İspanyol tatlar: Madrileño usulü işkembe (callos a la madrileña), Kan sosisi (morcilla), ve kızartılmış domuz kulağı (oreja de cerdo frita) söyledim. Yemekten sonra hafif hafif yürüyerek otelimize döndük. Hava hâlâ ıslaktı, ama içimiz toktu, adımlarımız sakindi. Günü kapattık.


Böylelikle yedi günlük turumuz sona erdi. Dünyanın bir köşesini daha, bu sefer oğlum ile birlikte adımlamak kalbimin en şaşalı köşelerinden birine hatıra olarak kondu. Adımlarımı yavaş yavaş ona devretmek ona bırakacağım en anlamlı miraslardan.




16 Şubat 2025 Pazar

Tayland - Japonya Seyahati - Bölüm 2

 


Arada Skyscanner programını kontrol ederim. Ucuz uçak biletini oradan yakaladım. Bileti de GotoGate'den aldım. Havayolları şirketi de Ethiad idi. Abu Dabi'den aktarmalı uçacaktım. Sabah 07.30 gibi İstanbul'dan havalanıp, gece 00.00 civarında Bangkok'a inecektim. Tayland Türkiye'den 4 saat ileride. Aslında arada çok daha fazla saat farkı varmış gibi geliyor. Uçağın gece inecek olması tercih edeceğim bir durum değil ama biletin ucuzluğunun nedenlerinden biri bu. Uçak İstanbul'dan 1.5 saat rötarlı kalkmasına rağmen 00.30 gibi Bangkok Suvarnabhumi havaalanına indim. Bangkok'ta iki havaalanı var. Yurtdışı uçuşlar için genelde Suvarnabhumi kullanılırken, Asya ülkeleri ve ülke içinde genelde Don Mueang kullanılıyor. Tayland Türklere 90 gün vize uygulamıyor. Elinizi kolunuza sallayarak gelip girebiliyorsunuz. 

Gece 00.00'dan sonra toplu ulaşım olmadığından, Asya'nın harika uygulaması Grab ile taksi çağırdım. Uygulama çok kolay ve güvenilir. Teknoloji kullanmakta çok becerikli olmamama rağmen zorluk yaşamadım. Üstelik Tayca ya da İngilizce bilmenize de gerek yok. Uygulama da çeviri özelliği de var. Havaalanında az bir döviz çevirdim. Kurlar hali ile havaalanında daha düşük. Şehir merkezinde hem döviz bozduracağım hem de bir Tayland telefon hattı alacağım. Aracıma biniyor ve Bangkok'un sıcak gecesinde meraklı gözler ve heyecanlı kalbimle el ele tutuşup otele doğru hızlıca gidiyoruz. Asya ilk güzel sürprizini başlar başlamaz veriyor. Bugün, yani 5 Aralık Kral'ın Günü imiş. 2016'da ölen ve ülkesine 70 yıl krallık yapan, halkı tarafından çok sevilen Kral Bhumibol'un doğum günü. Ayrıca bugün Tayland'da babalar günü olarak da kutlanıyor. Ülkede törenler, kutlamalar yapılırken, sokaklarda bedava yemek , içecek, ücretsiz yollar babadan çocuklarına aktarılıyor.

Otelime vardığımda, Bangkok için bile geç bir saat olmuştu. Odama çıktığımda müthiş mutluluk kapladı içimi. Bütün seyahatim boyunca kaldığım en iyi en büyük oteldi. Standart bir otel odasının 4 katı büyüklüğünde, nerede ise bir oda büyüklüğünde balkon...Gece balkondan gelen bugüne kadar hissetmediğim kokular, sesler. Bunu kesinlikle anlatmaya kelimeler yetmez. Özellikle kokular beni o kadar benden aldı ki o kadar uykum olmasına ve yorgun olmama rağmen uzun müddet uyuyamadım. İlk geceden sonra bir daha o kokuyu hissedemedim. Çünkü alışmıştım. Artık uyuyup ertesi gün kahvaltı için o uçsuz bucaksız, yıllardır beklediğim, özlemle izlediğim, yemesem de tatlarını damağımda hissettiğim yiyecekler dünyasına adım atmalıydım.

15 Şubat 2025 Cumartesi

Tayland - Japonya Seyahati - Bölüm 1

 



Kendimi bildim bileli coğrafyaya, haritalara, bilmediğim şehirlere olan merakım sönmedi. Bu küçük ama hiç sönmeyen ateşi kendi mümkünlerimle, ona bazen kısa bazen uzun seyahatler vererek canlı tuttum. Yine de daha büyüyebilecek bir ateş olması için kendimi aşan seyahatlere imkanım yetmedi demeyeceğim, çünkü buradan bakınca asıl nedenin korku olduğunu anladım. Hayatı kendi çizdiğimiz çerçevelerle sınırlıyoruz. Tabi ki şartlar ağır ve düşünmek zorunda olduğumuz konular var. Ama işte öyle görünmez bir çizgi ki bu, anlatmaya kelimeler yetmez. Sadece hem okura hem kendime tekrar bir not olarak diyebilirim ki, tüm olanların, zorluklarının sınırını düşünmeden de "hayal et", bakalım neler çıkacak? Yanlış anlaşılmasın, herkes her şeyi yapabilir gibi bir zırvadan bahsetmiyorum. Hayat tercihlerimizle ilerlediğimiz bir yol. Seçtiğimiz yollar bizi başka yollara götürüyor. Bu tercihleri yaparken neyi gerçekten istediğimizi daha iyi düşünebiliriz belki. Mesela, ben kirada bir evde oturuyorum. Evi kapasam ve kiramı ayda bir müddet seyahate harcasam, geri kalan zamanımı da köydeki kulübemde geçirsem olmaz mı diye düşünmüyor değilim. İşte bu bir tercih. Seyahat mi yoksa barınma güvenliği ve konfor mu? Bunu her birey kendi dünyasında sorgulayabilir. Kiminin tercihleri daha zor kiminin ki daha kolay. Unutulmamalı ki her insanın derdi de kendine büyük. 

İşte trenin vagonları gibi bir duraktan diğerine giderken zihnimdeki düşünceler, yıllardır ertelediğim, o kadar uzağa gitmeye cesaret edemediğim, bütçesinden korkup, harcamak istemediğim Uzakdoğu seyahati istasyonuna tekrar geldi. Ve tüm engellerden sıyrılıp, önüme bir de gerçekten uygun aktarmalı  Bangkok uçak bileti düşünce uzun süreli bir yolculuk için daha iyi bir zaman olamaz deyip bileti aldım. Canım anneme buradan bir teşekkür etmek isterim, o nedenini bilir:) Çok da kısa bir vadeye gidişimi aldım ki caymayayım diye çünkü zamanın birinde, bir Bangkok bileti alıp gitmek zor geldiği için bileti yakmışlığım da vardır. Tam 25 günlük bir yolculuk olacaktı. Hayatımın en uzun yolculuğu.  Ruhsal olarak bir değişime yol açacak mı merak etmiyor da değildim. Neler olacaktı? Dünyanın bir ucu. Tamamen yabancı bir kültür. Kimlerle karşılaşacaktım? Hayatımın tam da temelinden değiştiği 49. yaşımın son zamanlarında beni nasıl etkileyecekti? Üstelik sadece bir sırt çantası ile yola çıkacaktım. Aktarmalı olduğu ve Bangkok'tan sonra başka ülkelere de seyahat planladığım için özgür olmak istiyordum. Ani bir karar verdiğim için bir seyahat planın yapmamıştım. Bangkok'tan sonra Chiang-Mai, Phuket tarafı, Malezya üzerinden Singapur ve Endonezya'yı kaba taslak düşünüyordum. Fakat daha sonra yine ani bir kararla Bangkok-Chiang-Mai-Phuket ve Japonya olarak planı değiştirdim. Bu değişikliğin sebebi, Japonya dışındaki diğer ülkelerin yaklaşık benzer kültürler olması ve Japonya'yı çok merak etmem idi. Böylelikle ana hatları belirli olan planımla Aralık başında, yağmurlu bir şafak öncesi, soğuk iklime yavaş yavaş veda ederek Kadıköy'den otobüse binerek havalimanına doğru yola çıktım...

11 Ocak 2025 Cumartesi

8 Günde 8 Antik Şehir - Bölüm 5


Akıp gidiyor işte. Çoğu zaman reddedip yüzmeye çalışıyorsun tersine. Oysa kendini bırakmak çok zevkli ve kolay. Uymuyor bazen, istemiyorsun öyle akmak. Gücün bu kadar. Değiştiremezsin ki. Bırakınca kendini kuşları duyuyorsun, suyun sesini. Doğan güneşi görüyorsun. Bazen kafanı daldırıp serinliyorsun. Kabul ediyorsun. Kabul etmek, boyun eğmek. Suyun akışı nereye ise oraya gitmek, hatta taş koymamak önüne. Bugünlerde sık kullandığım bir tabir ve uygulamaya çalıştığım. Olanları akışına bırakıp tersine uğraşmamak. Neden biliyor musun? Kuşlar çok güzel ötüyor, su serin, güneşin şavkı vuruyor üstüne. 

Azmak nehrine gitmek, orada kendimi suya bırakmak hayallerimden biri idi. Ne mutlu bana diyorum şu cümleyi yazarken. Çünkü fark ettim ki, bayağı kuruyorum bu cümleyi. "Hayallerimden biri idi ve yaptım". Çok şükür. Önce boyunca bir yürüdüm Azmak'ın. Hava soğuk, kimse yok. Su bilinmez derin mi? Hatta yılanlar var görüyorum. Sonra bir bakıyorum, güneş öyle güzel vurmuş ki bir köşeye, girmesen olmaz. Havlumu ve terliklerimi giyip, kendimi suya bırakıyorum. Bir kaç kez. Üşümüyorum da. Bırakmak çok keyifli. Küçük kahkahalar atıyorum bazen. Kimse yok kimse de umurumda değil. Bir çift daha ileriden bırakıyor kendilerini. Ne güzel kayıyorlar, yüzlerinde gülümseme. Sabah güzel, sabah hayatı uyandıran. Çıkıp güneşte ısınıyorum, bir daha giriyorum, bir daha...

Toparlanıp otelden çıkıyorum. Akyaka çıkışında bir yerlerde bir fırın görüyorum haritada. Öyle lezzetli bir sabah. Menemen, poğaça, kararında demli çay, güler yüzlü dükkan sahipleri. Hayat işte akıtıyor seni. Çine'de yorgun, sinirli bir akşamdan bir hayalin güzellemesine...

Buradan artık kuzeye döneyim diyorum. Bafa'ya, bir diğer memleketime doğru yollanayım. Yolda beni alıkoyup bir çay, bir selam verecek, hoş geldin bekledik seni diyecek çok yer var. Elbet tutacaklar beni. Stratokenia'da onlardan biri. Girip dolaşıyorum bu eski dostu bir kez daha. Bu sefer kazılar var, çoğu yer kapalı. Tiyatro tarafı mesela. Yine akıntı beni başka bir yere sürüklüyor. Otoparkın kenarında bir şeyler satan bir teyze ile girerken selamlaşmıştık. Çıkarken de selamlaşıyoruz ama yanıma geliyor. Seni bir yerden tanıyor muyum diyor, anlatıyor, acı biber reçeli falan derken dükkanın önünde teyze, kardeşi, şehrin ahşap ve taş restoratörleri ile bir sohbette buluyorum kendimi. Demli bir çay yine ağırlıyor beni.


Yolda olmak, bir yeri bırakıp başka bir yere yol almak. Devam ediyorum. Laodekia uzun süredir aklımda idi. Bafa'dan önce biraz da onda vakit geçirmek istedim. Yine sessiz, sadece kazı ekibi. Kendime bir kuytu bulup puromu yaktım. Eski şehir sakinleri beni seyrettiler, ben de onları.


Arabadan sandalyemi indirip, çay demledim ve şehri ve doğayı seyretmeye başladım. Kazı işçileri paydos edip yola koyulduklarında çaydan ikram ettim. Evlerine doğru yola koyulduklarında ben de toparlanıp Laodekia'ya veda edip iki gece kalacağım Bafa Kapıkırı'ya doğru ilerlemeye başladım.

Bafa beni yine güzelliklerle karşıladı. Gün batımında flamingoları seyretmek herkese kısmet olmazdı.



Kapıkırı'nda sevgili Orhan abimin Agora Pansiyonu'nun bahçesinde arabada iki gece konakladım. Beraber yedik içtik ve rahat iki gece geçirdim. Bir gün Latmos'un zirvelerine doğru yola çıktım. Yazıktır ki doğayı mahveden ve rehabilitasyon için bir şey yapmayan madenleri görmemek mümkün değil. Alinda antik kentine ulaşıp, kendi haline bırakılmış ovayı seyreden sıra dışı bu antik kentin tiyatrosunda güzel zamanlar geçirdim.


İkindi vakti Bafa'nın sessiz koylarından birine çekilip bagajda güzel bir uyku çektim. Yosun kokularını yanıma getiren esinti ile beraber yolculuğun son paragrafını yazmış olduk. İstanbul'a dönüş yolunda bir pideli paça daha yemeden dönmek olmazdı. İki bin kilometreyi geçen, sekiz gün ve sekiz antik şehirden oluşan bu tadı damağımdan silinmeyecek seyahat baş taçlarımdan biri olarak ömrüme yazılmış oldu.



7 Ocak 2025 Salı

8 Günde 8 Antik Şehir - Bölüm 4

 

Sabah ezanına tamamen uyanmıştım. Aslında bir vakit önce dışarıdan gelen yaşlı ayakların seslerine gözlerim aralanmıştı. Sabah ezanı öncesinde camiye gelen yaşlılar, arabanın içinde benim uyuduğumu nereden bilsinler. Geçip gittiler. Sonra hoca "Allahu ekber" diye seslendi. Kapıyı açtığımda, dağdan gelen serin hava kucakladı. 

- Seni bir yerden tanıyorum ama çıkaramıyorum, yine de sarılmak istedim.

- Ben de sana yabancı değilim. Belki Bizanslı bir komutan iken tüm gece çadırın etrafında dönüp sabaha yorgun düştüğünde seni görmüşümdür ovada. Ya da sıcağın ortasında, tiyatronun basamaklarını tamir eden Lidyalı bir işçi iken aman vermişindir durup dururken esip.

Çok uzatmadan ayakkabılarımı giyip tuvalete gittim. Ne iyi oldu şöyle yakında tuvalet. Arabada ilk gecem gayet memnun geçti. Yüzümü de yıkayıp geri geldim. Arabayı toparladım. Saat erken. Kahvaltıyı Ödemiş'te yapar devam ederim diye düşündüm. Töngül pidenin mucidi olan dükkana ilk müşteri olarak girdim. Amca vefat etmiş. Sanırım kızı işletmeyi sürdürüyor. Pidenin lezzetinde bir kayıp yok ama dükkanın ruhu eskisi gibi değil. Ne eskisi gibi ki zaten. Damağım memnun, midem memnun. Daha ne olsun.


Dün varmaya çalıştığım ama varamadığım Nysa'ya doğru yola çıkıyorum. Köyler, dağlar , manzaralar. Tek yolculuklarımda çok konuşurum kendimle. O anlatıyor ben dinliyorum. Ben anlatıyorum o bazen manzaraya dalıyor bazen de uyuyakalıyor. Ses etmiyorum. Tanıdığım için kıyak geçiyorum.


Nysa'ya varmadan önce coğrafyanın kaderi pidelerden yiyorum ve Nysa'dan içeri kıvrılıyorum. Ne büyük ne kendi halinde ne ıssız. Tam da aradığım gibi. Antik şehirlerde çoğu zaman bir taş, bir duvar, bir bina beni çeker ve vaktimin çoğunu orada geçmişi ve rüzgarı dinleyerek geçiririm. Daha doğrusu çoğunlukla rüzgar taşır sesleri, anıları. Bu seferde bir Bouleterion yani meclis binası alıkoydu beni. Sanırım iki saat dinledim, dinlendim. Nysa derseniz benim aklımda meclis binası var bilesiniz.


Keşke devam edebilseydim kalmaya. Akşam yaklaşıyor. Bu sefer nerede kalacağız bakalım. Aklımda Çine'de belediyenin işlettiği kamping var. Yorumlar gayet güzel. Bayağı bir yol gidip kampa giriyorum. Efendim kampta ya çadırda ya karavanda kalabilirmişsiniz ama arabada kalamazmışsınız. Bu saçma sapan uygulama sinirimi zıplatıyor. Arabada çadırda olmasına rağmen sebebi sunulamayan böyle bir zihniyette yerde kalmak istemiyorum. Çine'den hızla uzaklaşıyorum. Nerede kalacağımı da bilemiyorum. Akşam çökmek üzere hatta çöktü. Kamping alanlarının çoğu kapalı. Ben de artık iyice yorulduğumdan Akyaka'ya gidip bir pansiyona atıyorum kendimi. Azmak'ın kenarındayım tesadüfen. Hadi bakalım:)




7 Ekim 2024 Pazartesi

Bisikletle Bodrum / 3



Onca yorgunluğun ve duygusal iniş çıkışların ardından güneşli bir Ege gününe uyanmak ne güzel. Aklımızdan acaba bisikletleri otobüse atıp Didim'e mi gitsek diye geçiriyoruz. Bir yandan da ne çabuk bir pes etme deyip kendimize yediremiyoruz. Didim'e 80 km var. Bir duş alıyorum ve terasa kahvaltıya çıkıyoruz. Önümüze ne gelirse yiyoruz. Ekmek, zeytin, domates, reçel, peynir, yağ. Bayat ekmek, sarelle, koladan sonra ziyafet oluyor. Odaya inip eşyaları topluyor ve bisiklete yüklüyoruz.

Yolda rahatlık ağır basıyor ve otobüs garına gidip otobüs bekliyoruz. Otobüsler geçer binersiniz diyorlar. 1.5 saat bekleyip saat 11'i gösterene kadar hiç bir otobüs bizi almıyor. Çare yok, pedallara basmaya devam. Hayat kendi bildiği gibi akıyor. Hemen dik bir yokuş. Yavaş yavaş yükseliyoruz. Otostopta yapmayı ihmal etmiyoruz kamyonlara. Nafile. İki ihtimal var. Ya sağa dönüp Dilek Yarımadası üzerinden kestirmeden (haritadan öyle gözüküyor) ya da Söke üzerinden Didim'e gidebiliriz.  Sağa sapıp önce Davutlar'ı geçiyoruz. Köylüye Dilek Yarımadası Milli Parkı'ndan geçebilir miyiz diye soruyoruz. Komiserlerin bizi oradan bırakmayacağını, geçiş olmadığını söylüyorlar. Fakat biz yol ayrımından çok uzaktayız. Geri dönemeyiz. Söke'ye nasıl gidebiliriz diye soruyoruz bu sefer. Bize dağ yolunu gösteriyorlar. Tırmanmaya başlıyoruz yine. Yol asfalt ama araba geçmiyor. Ne suyumuz var ne yemeğimiz. Yolda da hiç bir şey yok. Aç ve susuz bir saat sonra bir köye varıyoruz. Camiye girip su içiyoruz. Çocuklar var etrafta. Bakkalı soruyoruz. Yok diyorlar. Fırın diyoruz. Ekmeği evde yaptıklarını söylüyorlar. Mecburen aç devam etmek zorundayız. Çocuklar Söke'ye gidemezsiniz çok uzak diyorlar. Çaremiz yok, yola devam ediyoruz. Bir saat sonra ise halimiz kalmıyor. Hiç bir araç geçmedi şu ana kadar. Yolun ortasına oturuyoruz. İstanbul'dan aldığım küçük bir kavanoz ballı cevizli karışımı yiyoruz. Uzaktan bir ses gelmeye başlıyor. Yaklaşınca bir kamyon olduğunu anlıyor, ayağa kalkıyor ve durduruyoruz. Adama yalvarıyoruz ve arkaya atlıyoruz. Yüzümüzde bir karış gülümseme ! 

Söke'de indiğimizde ilk gördüğümüz pide salonuna giriyoruz. Yarım saat oyalandıktan sonra Didim'e doğru yola koyuluyoruz. Önümüzde dümdüz Söke ovası. Rüzgar arkamızda. Bir 5 km de bir kamyon arkasında yol aldıktan sonra Didim tabelaları gözüktü. Vardığımızda güzel bir otele yerleştik ve ritüeli gerçekleştirdik.

Ertesi gün rota Güllük. Yaklaşık 100 km yolumuz var. Dağlık bir rota. Bol rampa ve iniş. Sabah erzak depoladığımız bakkal, gidemezsiniz diyor. Dünkü aç ve susuz kalmamızın etkisi ile bolca yükleniyoruz. Ne kadar yüklensek de su çok çabuk bitiyor. Rüzgar da karşı yönden esiyor. Bafa gölüne çıkmamız uzun sürüyor. Manzara harika. Göl kenarında yemek molası veriyoruz. Cebimdeki para ile ancak bir tabak, adını ilk kez duyduğum şakşukayı alıyorum. Oysa yılan balığını yemeyi çok isterdim. Bafa gölü o zamanlardan içimde kalıyor ve hayatımın geri kalanında bir çok kez gittiğim ve yılan balığı yediğim, özgürce dolaştığım benzersiz bir coğrafya olarak haritama işleniyor.

Yokuş yukarı giderken çektiğimiz eziyet, rampa aşağı yaklaşık 70 km'lik hızlarla zevke dönüşüyor. Yol üzerinde Çamiçi köyünde verdiğimiz molada kimseyi göremiyoruz. Tüm insanlar nerede? Rüzgardan pencereler ve kapılar bir korku filminde gibi çarpıyor. Köy çeşmesinden içtiğimiz su buz gibi.

Milas'a ulaşıp Spil dağına tırmanmaya başlıyoruz. Yolun başında Uğur bir tıra tutunuyor. Benim tutunmama izin vermiyor hain :). Ama intikamımı alıyorum. Arkadan gelen kamyonet bunu görüp, tutunmamı söylüyor. Tırı ve Uğur'u sollarken, kamyon şoförü ve ben gülmekten kırılıyoruz. Tepede el sallayıp bırakıyorum. Müthiş bir hızla, rüzgarın sesini dinleyerek iniyorum. Aşağı indiğimde Uğur'u 10 dakika bekliyorum. Güllük'e 18.00 civarı varıyoruz. Otel ararken otelin önündeki koca kaktüsün dikeni kalçama batıyor. Aman ne acı ! Ritüeli gerçekleştirmek için limana iniyoruz. Bir kadın iskelede bir kolunu denize doğru sallandırarak yatmış. Güneş ters açıdan gelip kadını karanlık bir gölgeye dönüştürmüş. Sanki bir denizkızı dinleniyor. Akşam iskender yiyip, ankesörlü telefondan evi arıyorum. Bambaşka bir enlemde bambaşka bir hayat yaşıyorum. Sanki dalgalar beni kıyımdan aldı ve açık denizlere sürükledi.

Son gün hedef Bodrum. Çok az yolumuz var. Eğlene eğlene gidiyoruz. İlk kez gün ortası deniz giriyoruz, Güvercinlik'te. Öğlen Bodrum'dayız. Bisikletleri kargoya veriyoruz. Toplam 500 km yol yapmışız. İçimizde kendimize bir güven. Başarmanın haklı gururu. Cesaretim kaybolduğunda hep dönüp baktığım çok sağlam bir kerteniz. Uğur ile dostluğumuzda sıkı bir bağ. Sezgilerime, ruhuma kulak vermenin doğruluğunun bir kanıtı...


25 Eylül 2024 Çarşamba

Bisikletle Bodrum / 2


İzmir limandan Seferihisar 60 km. Ben 60 km yaparız desem de Uğur yapamayız gece bastırır diye ısrar ediyor. Haklı. Otogara gidip oradan otobüsle gitmeyi denemeye karar veriyoruz. Fakat yanlış tarifler yüzünden 10 km boşa pedal çeviriyoruz. Bizi eski gara yönlendirmişler. Yeni gar 25 km ötede. Mahvoluyoruz. Sabahtan beri açız. Şehre geri dönüp otel fiyatlarını sormayı deniyoruz. Fiyatlar bütçemizin çok üzerinde. 2 kişi 4.5 milyon. Sonunda en uygununun taksi ile gitmek olacağında mutabık kalıyoruz. İlk bulduğumuz taksiyi çevirdiğimizde saat 21.30.  Yaşlı bir adam. İçkili gibi. Benim bisikleti bagaja bağlıyoruz. Uğur'un ki arka koltukta. Bizi 2 milyona götürecek. Yola çıkıyoruz. Pusula doldurmamız gerekiyormuş. Uğur dolduruyor. Otoyola girerken bileti almıyor adam. Seferihisar çıkışına geliyoruz. Polis çeviriyor bizi. Pusulanın onaylanması lazımmış, bagaj açıkmış, adam sarhoş, ehliyetini de evde unutmuş. Nereden baksan ceza yağıyor. Yarım saat konuşmalar sürüyor. O sırada otobanda aç bekliyoruz. Evimizde şu an rahat rahat uyuyabilecekken neden burada olduğumuzu sorguluyoruz. Bu sorgulamanın zor giden her macerada aklıma gelmesi bana hep Seferihisar'ı hatırlatır ve sakinleşirim. Sorunlar bir şekilde halloluyor ve 23.00 gibi Seferihisar'a varıyoruz. Bu sefer de şoför bizden ceza parasını istiyor. Ne diyorsun diyorum? Siz 50 km dediniz, burası 65 km diyor. 2.4 milyona anlaşıyoruz. O kadar yorgun ve açız ki tartışacak gücümüz yok.

Kendimize zor zar işçilerin kaldığı, küçük bir pansiyon buluyoruz. Sahibi şirin bir teyze. Yataklar pis, banyo kötü. Yiyecek bulmak için dışarı çıkıyoruz. Sokak arasında bir düğün var bitmek üzere. Bir bakkal buluyoruz. Bayat bir ekmek, sarelle ve kola olanlar. Uğur ile yarın eve dönme tartışması yapıyoruz. Yarın da deneyip olmazsa dönmek üzere karar veriyoruz. Yatağın pisliğine ve böcekle karşılaşmasına rağmen uyuyoruz. 

Sabah kalktığımda çok iyi hissediyorum. Dünden kalan iyice bayatlamış ekmek, sarelle ve kola ile kahvaltı yapıyoruz. Teyzenin bize verdiği suyu da yanımıza alıp çıkıyoruz.  Hedef Kuşadası, 88 km. Yollar gayet düz, ara sıra rampalar var. Su yolda çok problem oluyor. Normalde böyle bir aktivite yazın tam ortasında yapılmamalı ama bizim için uygun olan zaman bu idi. Dünkü karamsarlıktan iz kalmadı. Güneş parıldıyor ve deniz masmavi. Doğanbeyli'de yemek arası. Ekmek arası beyaz peyniri mezarlık duvarının üstünde yediğimiz anı unutamam. Rampalar sıklaşıyor. Bir rampa inişine geldiğimizde bir bakıyoruz karşıda kocaman bir rampa daha. Yollar çok güzel. Claridos koyu harika ama inip yüzmemiz çok büyük vakit kaybı. Bir gün buraya gelmeyi kafama yazıyorum. Efes ve Selçuk yol ayrımına da giremiyoruz. Saat 16.00 ve biz gün batmadan denize girmek istiyoruz. Yolda bir satıcıdan 20 bin liraya üç şeftali alıyoruz ki tadı hala damağımda. Bir benzin istasyonunda su molası veriyoruz. Kuşadası'na ne kadar olduğunu soruyoruz. Nereden geldiğimizi soruyor. Manyak olduğumuzu söylüyor ve söylenerek uzaklaşıyor. Yolda bagaj lastiğim zincirlere takılıyor. Çıkarıyorum ama her tarafım yağ. Kuşadası'na vardığımızda saat 18.00. Hemen bir pansiyon bulup kendimizi denize atıyoruz. Deniz hiç umduğum gibi değil. Pansiyonda 30 dakika duş alıyorum. Hayatımın en güzel duşu. Akşam çarşıya iniyoruz ve nerede ise 3. günün sonunda doğru dürüst yemek yiyoruz. İskender ve yanında bira. Turist kızların ise güzelliğinden psikolojik bunalıma giriyoruz. Kabuğumuzun dışında neler oluyor böyle? İki gündür çay içmek istiyorduk. İki çay içip pansiyona dönüyoruz. Yatağımın pis koktuğunu fark ediyorum. Tiksintiden bütün gece aynı konumda yatmışım. Yine de rahat uyudum. Gün sonu denize girme, duş, şehir gezisi, güzel bir yemek bir bira ve deliksiz uyku ritüelimiz olacak gezi boyu. Hey bu yolculuk bir harika dostum !

24 Eylül 2024 Salı

Bisikletle Bodrum / 1

 


Yıl 995. İstanbul İktisatta ilk yılım. Bütün kış çok sıkıcı geçiyor. Aylak geçen günler bana bir şeyler yapmam gerektiğini fısıldıyor. İçimdeki seyyah ruhu çırpınıyor ama maddi olanaklar ancak her ay Atlas dergisi alıp okumaya imkan veriyor. Buna bir de cesaretsizlik eklenince yerimden kıpırdayamıyorum. Yine böyle günlerden birinde, bir Şubat akşamı odamda duvara yaslanmış duran bisikletime gözüm takılıyor. Hep aklımda olan ama düşünmeye bile cesaret edemediğim bir fikir tüm ruhumu aydınlatmaya başlıyor. Evet delice ama bu şartlar altından ihtiyacım olan da bu. O zamanlar böyle bir seyahat yapıldığında Atlas dergisine konu olabilir ya da ancak yabancılardan duyardınız. Bisikletle Ege'ye gitmekten bahsediyorum. Tek değil de bir yol arkadaşı ile gitsem birbirimize destek oluruz. Pek arkadaşım yok, bisiklete binmekten keyif alıp böyle bir yolculuğu göze alacak ise hiç yok. Defanstan bir forvet çıkarmam lazım. Aklıma liseden sıra arkadaşım Uğur geliyor. Bütün yaz bisiklet üstünden inmezdi. İlk söylediğimde imkansız buldu. Nasıl yapacağımızı anlattıkça kabul eder hale geldi. Aslında kabul edeceğini hiç ummuyordum. Zamanla benden daha çok ister hale geldi. Ailemi daha doğrusu annemi ikna etmem çok daha zor oluyor. Aylarca kabul ettiremiyorum. O da zamanla endişesini yenemese de onayı veriyor. 

Bütün yazı kurtaracak tek planım bu. Hatta 30 yıl ileriden baktığımda hayatımda aldığım en doğru kararlardan ilk aklıma gelenlerden. Antremanlar bahar boyu sürüyor. En çok korktuğum bisikletin arızalanması. Çünkü lastik tamiri dahil bilmiyorum. 

14 Temmuz saat 19.00'da bizi İzmir'e götürecek feribot Saraburnu'ndan kalkacak. İzmir'den Bodrum'a 500 kilometrelik bir rotamız var. Bir hafta civarında pedal basmayı hedefliyoruz. Apartmandan sokağa çıktığımda annemin camda ağlamasını unutamam. Beni de garip bir ruh hali aldı. Bu daha sonra sevdiklerimden ayrı bir yola çıkacağım zaman hep böyle oldu. Dolayısı ile hayatımda uzun bir seyahate çıkmak çok kolay olmadı benim için. Sokağa inince bisiklete çantaları yükleyip vedalaştım. Meraklı bakışlar arasında Sarayburnu'na doğru yola çıktım.

Sarayburnu'na vardığımda dostum Zafer ve kız arkadaşım bizi geçirmeye gelmişti. Feribot 3 saat rötar yapınca endişeleniyoruz. Çünkü amacımız ertesi gün erken İzmir'e varıp, 60 km ilerideki Seferihisar'da konaklamak. Feribotta 4 koltuk boş ve biz yayılıyoruz. Yanımızda biraz yolluk var ama idareli kullanmalıyız. Bütçemiz çok kısıtlı. Gece denizde açıldıkça şehir ışıkları kayboluyor. Karanlığın ortasındayız. Feribotun çıkardığı dalga seslerinden başka ses yok. Uzunca bir süre seyrediyoruz sesleri, geceyi. Yıldızlar evin penceresinden göründüğünden çok. Hava serinliyor ve içeri girip koltuklara uzanıyoruz. 

Sabah uyandığımda güneş doğuyordu. Uğur'u uyandırmadan arka güverteye çıkıyorum. Çanakkale Boğazı'ndan geçiyorduk. Kimseler yok. Bir sandalye çekip bu huzurlu ortamı ileride hatırlayabilmek için olabildiğince hissediyorum. İlerleyen saatlerde hava iyice sıcaklaşıyor. Baş tarafta yatıp Yunan adalarını seyrediyorum. Ve zaman ilerledikçe başımıza geleceği anlıyoruz. Çok geç varacaktık. Yolluklarımız bitmişti ve biz feribotta bu kadar paraya bir şey yemek istemiyoruz. İzmir'e saat 19.00'da varıyoruz. Şimdi olduğu gibi cep telefonları, navigasyonlar olmadığı için yolumuzu bulmak kolay olmayacak. Nasıl bir çözüm bulacaktık, bilmiyorduk. Bu akşam Seferihisar'da olmalıydık. Bisikletlerimiz arabaların olduğu bölümde. Yanlarına gidip çıkmaya çalışırken, "nereye gidiyorsunuz", "inanmıyorum", "dalga geçiyorsunuz" laflarını onlarca kez duyuyoruz. Bu bizi şevklendiriyor. İstanbul'da da yapamayıp erkenden geri döneceğimizi düşünen çok arkadaşımız vardı. 

28 Ağustos 2024 Çarşamba

Poyraz Efendi ve Huysuz Babasının Devrialemi / Berlin - 1

 


Ogullar ve babaları ya da torunlar ve dedelerinin yola çıktığı filmleri cok severim. Babamla da birkaç yolculuğa çıktik. Benim aklım geç geldi, onunki erken gitti yoksa çok yolculuğa daha çıkardık. İhtiyar filmlerdeki aksi baba rolünü hep çok güzel oynadı:) Gittiğimiz yerin en güzel restoranlarına götürürdüm. Hatta önce kendim test eder giderdik. Mutlaka her yere bir kulp bulurdu. Etin kemiği, garsonun tavrı, yerin temizliği derken vukuatsız seyahatimiz olmazdı. İşi kavga boyutuna vardırdığından garsona, işletmeciye kaş göz eder, idare et derdim. Ha ikimiz birden dalmadık mı? O da oldu ne de olsa baba-oğul yolculukları bunlar:)

Bu yolculuk Poyraz ile yapacağımız en uzun yolculuk olacak. 10 gün boyunca Berlin, Hamburg, Amsterdam, Brugge, Brüksel şehirlerini dolaşacağız. Şehirler arası ulaşımımızı trenlerle yapacağız. Öncesinde şehirler hakkında bir ön araştırma yapmadım. Artık böyle bir planlama hoşuma gitmiyor. Poyraz'a bakmasını söyledim de o da kulak arkası etti biliyorum. Yine de arada baksın diye hatırlatıyorum da bakmayacak.

Sadece nereye ve nereden uçak bileti ucuz diye baktım. Berlin'e gidiş ve Brüksel dönüş uygun diye, İst-Berlin, Brüksel-Istanbul aldım. Booking.com dan Berlin otelimizi ayırdım. Şehir merkezine uzak ama tramvay ve otobüslerle halledebileceğimizi ve daha ucuza geleceğini düşündüm. Berlin-Hamburg biletini de Deutche Bahn'dan (Alman tren şirketi) aldım. Tren konusu gelmişken değineyim. Koltuk numaralı ya da numarasız alabiliyorsunuz. Koltuk numaralı daha pahalı. Eğer numarasız alırsanız boş koltuk varsa oturabiliyorsunuz. Yoksa ayakta kalıyorsunuz. Biz sadece bir kere ayakta kaldık, onda da yere oturduk, 1 saatlik bir yolculuktu. Ayrıca gün içerisinde birden fazla hatta onlarca tren var.

Berlin kartı diye bir uygulama var. Günlük, iki günlük vb. gibi alabiliyorsunuz. Bu kartla tüm toplu taşımalara binebiliyorsunuz. Müzelerin bazılarına ücretsiz bazılarına indirimli giriyorsunuz. Bazı restoranlarda, mağazalarda indirim alabiliyorsunuz. Bu arada hiç bir toplu taşımada bilet sormadılar. Nerede ise zorla kartımızı gösterdik, hiç ilgilenmediler.

Diğer şehirlerdeki otelleri, tren biletlerini almadım. Çünku böyle yolculuklarda her yerden kendimi bağlamayı sevmiyorum.

Sonra...Sonrası rüyalar rüyalar...



11 Ağustos 2024 Pazar

 ENDÜLÜS DİYARI / GRANADA - 8 & 9. GÜN


       Guadalquivir nehrinin debisi azaldıkça benim de diyardaki günlerim tükeniyor. Son kale Granada'ya vardım ve yerleştim. Şehir ne kadar da sessiz ve ruhsuz geldi. Umarım tüm şehir böyle değildir. Merkeze doğru yürümeye başlayıp Granada Katedrali'ne ulaşınca doku değişti. Kalabalıklar arttı. Sanki şehrin tüm sakinlerini ve misafirlerini kutsamak istercesine kalbine konmuş bir yapı. Dört tarafındaki sokaklar dolup taşıyor. Yemeklerin renkleri, kokuları dayanılmaz. Katedralin bir tarafından nehre doğru bir tarafından Elhamra Sarayı'na doğru gidiliyor. Elhamra'yı yarına bırakmak istediğimden nehre doğru yürüyorum, hava çok sıcak mayıs başı olmasına rağmen. Nehir prangalanmış daha çok bir su kanalı gibi ama tertemiz.

Nisan ve Mayıs bu bölge için belki de tüm kuzey yarımküre için festival zamanı. Granada'da Las Cruces de Mayo festivaline denk geldim. Las Cruces de Mayo, haçların, çiçekler, küçük büyük sevimli objelerle süslendiği, şehir meydanlarında belirgin bir şekilde sergilendiği, kadınların geleneksel giysiler giyip dans ettiği, müzik ve içkinin eşlik ettiği bir festival. Kökleri dini temellere dayanıyor. Mayısın ilk haftasında gelirseniz şehrin çeşitli küçük meydanlarında, köşelerinde siz de bu hayata katılabilirsiniz.


Şehir aldı kattı beni önüne. Tepedeki kaleye çıkar gibi kıvrıla kıvrıla ilerledim.  Güzel evler, insanlar, kokular sesler beni efsanevi Elhamra'nın karşısına getirdi. Bir akşam üstü dalıp gittim. Nasıl alçakgönüllü , bir o kadar haşmetli. Bir gemi gibi demirlemiş Granada göğüne. Arkada Sierra Nevada dağları. Geçmiş saklandığı yerden uyanacakmış gibi. Elhamra'yı kurcalamayı bırakıp farklı bir yoldan aşağıya doğru yuvarlandım. Bir de maratona denk gelmişim. Binlerce insan koşuyor. Karşılarından durup bir kaya gibi, sağımdan solumdan uçuşmalarını izledim. Ben bu akşam ne yedim. İnan unuttum sevgili okur. Elbet güzel bir şey yemişimdir. Zihnim kendine saklamak istemiş. Zorlamayayım.


Ertesi sabah, Elhamra günü. Bileti önceden almıştım. Otelin yanındaki sokakta mahalle sakinleri ile kahvaltıya oturdum. Kızarmış ekmek üstü rendelenmiş domates ve sarımsak , üzerine muhteşem rayihalı zeytinyağı. Basit, doyurucu, zihni meşgul etmeden. Bir şort bir tişört sokağa çıkar gibi. Karşı masada oturan amca babamı hatırlattı. Özenli giyimi, saçlar hafif ıslatılıp taranmış. Gömlek üstüne tertemiz bir hırka. Göğüs hizasına kadar fermuarı çekilmiş. Üşütmek zordur bu yaşta. Dikkati elden bırakmamak gerek. Muhtemelen eşini kaybetmiş. Hatta 3-4 sene geçmiş üstünden. Evde kahvaltı etmektense burada yalnızlığını sunuyor dükkana, insanlara. Kızarmış ekmeğin üzerine domates rendesini aheste sürüyor. Bekleyecek, bekletecek kimse yok. Her şeyin hakkını vererek. Baba, huzur içinde ol...


Generalife denen Elhamra Sarayı bahçeleri uçsuz bucaksız. Eğer  bahçe ve sarayı hissederek ve hayal ederek gezmek istiyorsanız 1 gün yetmez. Eğer bakıp geçerim görmesem de olur diyorsanız yarım gününüzü ayırın. Huzurun şatafattan değil basitlikten geçtiğinin farkındalığına vardığını bir mekan olabilir Endülüs yapıları. Bu basitlikte sana aktaracağım bir iki fotodur sana. Gerisi senin hayal gücün.





Akşam üstü otobüse biniyor ve Malaga'ya yola çıkıyorum. Yarın sabah uçak var. Bu diyarda bir daire çizmeye çalıştım. Belki biraz dörtgene belki de ters piramide benzedi. Piramit lafını öylesine söyledim, havalı geldi. 1,5 saat sonra başladığım yere döndüm. Eşyaları otele bırakıp 10 gün önce bir gece oturduğum restorana gittim. Bu sefer yemediklerimden söyledim. 

Salyangoz ve kömür ateşinde ahtapot.


Sonra...Sonra gidip uyuyorum. Başka bir hayale uyanmak için...

14 Temmuz 2024 Pazar

 ENDÜLÜS DİYARI - CORDOBA - 6. ve 7. GÜN

      Bilen bilir. Lakabım El Cordobes'dir. El Cordobes kimdir? Neden bu lakabı almışımdır? 2003 yılında kurumsal hayatımın başlarında, daha genç, hayata tutunmaya çalışan, risk almadan her gün nerede ise aynı şeyleri yapardım. Bir gün  çalıştığım şirketin lojistik direktörü Nurettin Bey geldi. Masama oturup:
- Ne yapıyorsun sen?
- Çalışıyorum.
- Kaç yaşındasın?
- 28
-28 yaşındasın ve her ay masrafları kontrol edip, muhasebeleştiriyorsun. Bir sonraki ay geliyor, sen masrafları kontrol ediyorsun, muhasebeleştiriyorsun ve bunu her ay yapıyorsun. Öyle mi?
      Evet dediğimde bana o güne kadar duymadığım El Cordobes'in efsanevi sözünü söyleyip gitti.
"Angelita, sana bu akşam ya bir ev alacağım ya da yasımı tutacaksın."

*     *    *    *    *   *    *    *    *    *    *    *    *    *    *   *    *    *    *    *    *    

     İşte Kurtubalı'nın memleketine gelmiştim. Kendime örnek aldığım matadorun barda oğlu ile fotoğrafını görmek beni gururlandırdı. Arenalarda ismi haykırılan El Cordobes; artık herkes seni alkışlıyor ve kimse yas tutmuyor.



      Cordoba tren garından otele kolayca yürüdüm. Otele eşyalarımı bıraktım. Yakındaki bir kafeye oturup, bir kahve ve pan con tomate söyledim. Adı gibi havalı olmasa da tadı mükemmel olan domatesli ekmek aslında. Kızarmış ekmek üzeri zeytinyağı, rendelenmiş domates, sarımsak ve tuz. İstanbul'a dönünce de uzun süre bu basit ama lezzetli kahvaltıyı sürdürdüm. 

      Şehrin sokaklarında, hissettirmeden hafif eğimle nehrin olduğunu umduğum yöne doğru kıvrılarak ilerledim. Kurtuba camii'yi merak ediyordum ama önce nehrin akıp akmadığını kontrol etmeliydim. Ünlü Roma köprüsünü gördüğümde adımlarımı hızlandırdım. Kalbim bir ritimde yerini arayan davul gibi ses vermeye başladı. Umut hala vardı. Nehrin debisi çok olmasa da hala akıyordu.


      Şehrin turist dolu ana merkezine doğru ilerlemeye devam edip yıllarca başka bir hayalimi süsleyen Kurtuba Camii'ye geldim. Bu devasa yapıyı anlatmaya çalışmayacağım. Çünkü bu ancak deneyimlenecek ve öncesinde bu kültürü okuyup hissedilebilecek bir mekan. Avluya giriş ücretsiz ama iç mekan ücretli. Ben ertesi gün sabah ücretsiz olduğu saatte gireceğim için, içi avluda sessiz bir kısımda oturup geçmişin seslerine kulak kabartmaya çalıştım.

     Kalabalıklardan uzaklaşarak arka sokaklardan birinde galiçya usulü ahtapotu tatma fırsatı buldum. Cordoba, Nisan ve Mayıs aylarında sanat etkinlikleri ve festivalleri ile çok renkli bir görünüme bürünüyormuş, anladım. Akşam bir klasik müzik konseri var. Otele gidip dinlenip biraz enerji toplamalıyım.


      Çok isterdim sana konserden bir kesit göstermeyi sevgili okur. Fakat teknoloji kurbanı olarak telefonumdaki tüm video ve fotoğraflar silindi. Sana ancak kurtarabildiklerimi ve aklımda kalanları anlatabilirim. Şunu söyleyebilirim ki bulutlu bir gün batımında çok keyifli bir dinleti oldu. İlk kez mızıkalı bir klasik müzik icrası dinledim.

      Akşam 10-15 yiyecek mekanının olduğu bir pazara gittim. Paella yapan bir hanımefendi ile şansımı denemek istedim. Yine olmadı. Bu gezide bir daha paella denememeye söz verdim.


       7.günün sabahı (şimdiki adı Cordoba Katedrali) Kurtuba Camii'ne gittim. Yine basit bir mimari. 850 adet sütun mekanın büyüklüğünü algılayamamaya yol açıyor. Katedrale çevrilirken bir miktar da sütunun kesildiği biliniyor. Bir saate yakın yarı hayal yarı uyanık gözlerim ortalarda dolandı. 



Zamanın kısıtlı arzı talebi karşılayamadı. Gerçek dünyaya açılan kapıdan geçip bir kahve aldım. Kahve ağaçlarının arasında dolanan şempanze, leopar ve vaşaklar arasında gün kendini öğleden sonraya kavuşturdu. Çeşmelerden birinde yüzümü yıkadım. Ayna olsa kendim olmadığımı görürdüm. Yürümeye devam edip bir Endülüs mutfağı deneyimi yaşamak üzere başka bir kapıdan girdim.

      Evlerin bazılarında çok güzel avlular çiçekler, ağaçlar ve dekoratif malzemelerle süslenmiş. Üstelik Nisan sonu Mayıs başı bir de festivali var. Bu evlerden bazılarını ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz.

       Sonra...Sonra kimsenin uğramadığı bir sokakta yıkık bir binanın basamaklarına oturdum. El Cordobes geldi , o da oturdu. Nurettin Bey'in ise nerede olduğunu ikimiz de bilmiyoruz. Boğaları öldürmekten hoşlanmadığını anlattı. Zaman öyle idi dedi. Keşke her şey şu avlular kadar güzel olsa idi ama değildi diye basamaklarda gözü doldu. Kalabalıklardan uzak bu köşede oğlunu çok sevdiğini söyledi. Kapının birinin ardından bir şempanze çıkıp El Cordobes'in traje de luces'ini çalıp kaçtı. Ben yerimden kıpırdayamadım. El Cordobes aldırmadı. 

      Cordoba'da birileri mızıka ile klasik bir parça çalıyor. Nehir yıllardır aktığı gibi Roma köprüsünün altından akıp geçiyor...



İpuçları:

* Cordoba Cami'ne 08.30 - 09.30 arası giriş ücretsiz.
* Alcazar Sarayı perşembe günleri 18.00'den sonra ücretsiz.
* Nisan sonu Mayıs başı Cordoba için en güzel günler.
*Aşık olmak güzel şey şu ayrılık olmasa !


28 Haziran 2024 Cuma

 ENDÜLÜS DİYARI - SEVİLLA - 4. ve 5. GÜN

    O gün Guadalquivir nehrinin akıntısını durduran bir şey oldu. Sevilla şehri tren istasyonuna vardığımda insanların panik hallerinden hissediyordum. Yüzyıllardır bu şehrin can damarı olan nehrin durması elbette hayatı etkileyecekti. İnsanlar henüz durduğunu görmemiş ama bunu içlerinde hissetmişti. Belki de nehirde kano yapanların artık daha hızlı  ya da baktıkları yöne göre daha yavaş gittiklerinden hissetmiş ama anlam verememiş olabilirlerdi. Ya da kaldı ise bu nehirde balık tutan bilge balıkçılar, balıkların kaybolduğundan, ürküp kovuklarına çekildiklerinden anlamış olabilirlerdi. Peki ya Cordoba ?...Eğer nehir burada durdu ise orada da durmuş olmalı idi. Bunu da orada Antik Roma Köprüsünden geçerken, gitarını hüzünlü melodilere yol vermiş olan müzisyenden mi anlarlardı, yoksa Kurtuba Camisi'nin bundan 700 yıl önce minaresine çıkıp, olayları önceden kestiren müezzinin sesinden mi anlarlardı, o da başka bir hikayenin anlatısı...


    Otel şehir merkezinden oldukça uzaktı. Vakit kaybetmemek adına taksi ile gitmeye karar verdim. Şehir büyük bir alana rahatça yayılmış. Sanki iri yarı bir insanın koca bir kanepeye, kolları bir yana ayakları bir yana, kafası bir yana oturduğu gibi. Taksicinin tabiri ile nüfus bir milyonu geçmezmiş. Vikipedia'ya göre iki milyona yaklaşmış. Otele yerleştikten sonra otelin servis aracı ve metro ile şehir merkezine kısa bir gezi yaptım. Hava kapalı, şehir beni pek sarmadı. Bir tuhaflık kokusu. Yarın Sevilla Katedrali ve Alcazar Sarayı'nı gezeceğim. Bugün yanlarından ve sokaklarından hafifçe yürüyüp şehri kokladım. Çok geç kalmadan, sıradan bir yemekle geçiştirip otele geçtim.



     Otel odasına girer girmez nefesim kesildi. Nefes almakta zorlanıyordum. Sanki bir zindanda ve hareket edemiyordum. Daha fazla dayanamayıp otelin bahçesine inip derin derin nefes almaya ve bahçenin sağından soluna, aşağısından yukarısına yürümeye çalıştım. En sevdiğim müzikleri açıp kulaklıklarımı taktım. Kulaklarımın bile nefes alamadığını hissedip çıkardım. Havadaki yağmur öncesi kokusunu duyumsamaya çalışırken ciğerlerim ona da isyan etti. Yaşadığım şehre dönmek, sevgilime, sevdiklerime doğru akma isteği ama bu akıntının hayatça durdurulduğu duygusu, demir parmakların arkasında kabullenme zorluğunu dayattı. O sırada içimdeki tüm balıklar kaya kovuklarına kaçtı, balıkçılar oltalarını toplayıp evlerine gitti. Kanocular nehre inmekten vazgeçti. Ülkemin tüm neşeli insanları suratlarını öne eğip banklara oturdu ve karıncaların yuvalarına yiyecek götürüşlerini seyretmeye başladı; eğer şanslı iseler.



     Sabah yağmurlu ve kapalı bir havaya uyandım. Amacım bugün şehir pazarlarından bir ya da bir kaçını gezmekti. Fakat şehre indiğimde pazarların ve hatta dükkanların kapalı olduğunu gördüm. Önce anlam veremesem de sonra günlerden 1 Mayıs olduğunu hatırladım. Nehir durunca işler de durmuştu. Yapacak bir şey yoktu. En azından işçiler bayram yapabilirdi. Keşke bir çay demleyebilseydim, derdimi hafifletirdi.


     Sevilla Katedrali dünyanın en büyük üçüncü kilisesi. Kulesine çıkmak içerisindeki işlemeleri, tabloları, turistleri, inananları izlemek uzun zamanınızı alabilir. Alcazar Sarayı bahçeleri ile birlikte devasa bir saray. Tüm Endülüs müslümanlarının sarayları gibi basit, huzurlu, bahçe ve su havuzlarından oluşan çok bölmeli bir yapı. İkisine de önceden internetten bilet alınabilir. 

    Sevilla'nın dar sokaklarına daldığımda içimdeki kasveti bir nebze hafifletebileceğini umduğum bir restoranın küçücük masasına oturup, bir kaç tabak tapas ve sangria söyledim.




       Sonra...Sonra o sımsıkı tuttuğum parmaklarının yazdığı, öpmeye doyamadığım ağzından çıkan ayrılık mesajlarını görüp, sözlerini duyunca anladım Guadalquivir'in neden akmadığını. Neden balıkların kaya kovuklarına çekilip, balıkçıların gittiğini, pazarların kapandığını, insanların üzgün suratlarını. İçimdeki nehrin kaynağı kesilmiş, içimdeki ve dışımdaki dünya durmuş.

     Sonra...Sonra o küçük karıncalardan başladı yine hayat. O derin, yeryüzünün, başkalarının ve hatta senin bilmediğin dünyalarında kıvrımlı, dolambaçlı yuvalarında, her şeyden, herkesten sakladıkları küçücük ama kocaman bir hayat sırrı ile. Ona dokunarak, ondan güç alarak. Güçlü, kadim ve ufacık bir adımla...

   Nehrin geçtiği diğer şehre doğru ilerlemekten başka bir yol yoktu. Su hala varsa umut da vardı. Nehir her şeye , ağaç kütüklerine, kayalara rağmen akabilirdi. Sonuçta Cordoba efsanevi bir şehirdi.